İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden senarist ve yönetmen Tomris Giritlioğlu için dün Mecidiyeköy’deki İstanbul Devlet Tiyatroları sahnesinde tören düzenlendi.
Tomris Giritlioğlu için ikindi namazının ardından Teşvikiye Camii’nde cenaze namazı kılındı. Giritlioğlu’nun cenazesi bugün Hatay’a getirildi.
GÖZYAŞLARIYLA UĞURLANDI
Antakya Asri Mezarlığı’nda Tomris Giritlioğlu için tören düzenlendi. Törene Giritlioğlu’nun ailesi ve sevenleri katıldı.
Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Öntürk’ün de katıldığı cenaze namazının ardından Tomris Giritlioğlu, gözyaşları arasında toprağa verildi.



Kaynak: Demirören Haber Ajansı (DHA)Dilay Yalçınkaya Kaynak
Editör
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>44 yaşındaki isim, Kremlin’in en önemli propagandacısı ve ideoloğu olarak tanımlanıyor ve Vladimir Putin’den daha Putinci olduğu belirtiliyor.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Adalet, Dışişleri ve Hazine bakanlıkları Çarşamba günü yaptıkları açıklamada, iddia edilen müdahalelerle “agresif bir şekilde mücadele etmek” için koordineli olarak harekete geçileceğini duyurdular.
Simonyan, yaptırımlar listesinde adının yer almasına X hesabından, “Ah, uyandılar” diyerek tepki gösterdi.
Listedeki diğer RT çalışanlarına hitaben, “Aferin, ekip” mesajını iletti.
RT neyle suçlanıyor?
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Sözcüsü John Kirby, suçlamayı detaylandırarak şunları söyledi: “RT artık Kremlin’in sadece bir propaganda kolu değil. Rusya’nın gizli nüfuz eylemlerini ilerletmek için kullanılıyor.”
RT, BBC’ye yaptığı açıklamada “2016 yılı aradı ve klişelerini geri istiyor” diyerek suçlamaları reddetti.
Devlet yayıncısı, “Hayatta üç şey kesindir: Vergiler, ölüm ve RT’nin ABD seçimlerine müdahalesi” diye ekledi.
Simonyan kimdir, nasıl yükseldi?
Simonyan, Rusya’nın Krasnodar bölgesinde Ermeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Akademik başarıları, ABD’deki prestijli bir değişim programında yer almasına yardımcı oldu ve 1995 yılında New Hampshire’a gitti.
Daha sonra Rusya’ya döndü ve televizyon muhabiri oldu.
2004 yılında Çeçen militanların Beslan’daki okul kuşatmasını haber yapmasıyla öne çıktı. Olay üç gün sonra 186’sı çocuk yüzlerce kişinin ölümüne yol açan kanlı devlet müdahalesiyle sona erdi.
Simonyan için bu, kariyerinde hızlı bir yükselişle sonuçlandı.
Kısa bir süre sonra, 25 yaşındayken uluslararası televizyon ağı Russia Today’i kurmak ve yönetmek üzere seçildi, daha sonra kanalın adı RT olarak değiştirildi.
Baş ideolog
Bundan itibaren yirmi yılı aşkın bir süre boyunca Batı’nın açıkça eleştirmeni, Putin’in de sadık destekçisi haline geldi. İlk günlerinden itibaren ABD’nin “Kremlin’in uluslararası propagandasının başlıca kanalı” olarak tanımladığı ağa başkanlık etti.
Ağın başkanlık seçimini bozmaya yönelik girişimlerde bulunduğu iddia edildi.
Yıllar geçtikçe hem Simonyan’ın hem de kanalın söylemleri sertleşti.
Rusya ve Batı arasında bozulan ilişkiler
2000’lerin sonlarında ve 2010’ların başlarında Rusya’nın Batı ile ilişkilerinin bozulmaya başladığı dönemlerde ağa, Kremlin yanlısı propaganda ve taraflı habercilik yapmak suçlamaları yöneltilmeye başlandı.
2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Ukrayna’nın doğusunun bazı bölgeleri işgal etmesinden sonra RT’nin söylemi hem Ukrayna’ya hem de Batı’ya karşı açıkça düşmanca bir hal aldı.
Batılı ülkeleri Ukrayna’nın Avrupa Birliği (AB) yanlısı Onur Devrimi’ni kışkırtmakla ve Rusya’yı zayıflatmaya, hatta yok etmeye çalışmakla suçladı.
Ancak Simonyan Rusya’nın sadece ülke dışına yönelik propagandasını yönetmiyor; aynı zamanda dahili iletişimiyle de yoğun bir şekilde ilgileniyor. Devletin propaganda makinesinin ayrılmaz bir parçası olarak, düzenli bir şekilde TV’de siyasi söyleşi programlarında yer alıyor.
Ukrayna’daki savaş ve sertleşen söylem
Tüm bunlardan sonra 2022’de Ukrayna’nın topyekûn işgali gerçekleşti.
İngiltere RT’yi yıllarca süren tehditlerden sonra nihayet yasakladı. Rusya’da birçok üst düzey gazeteci ve editör istifa etti. Savaşla ilgili fikir ayrılıkları nedeniyle kitlesel bir göç yaşanıyor gibi görünüyordu.
Simonyan eski meslektaşlarını ve savaşa karşı çıkan herkesi “gerçekte Rus olmamakla” suçladı.
Ukrayna savaşının en önemli casusluk hikayelerinin birinin yayınlanmasına kilit rol oynadı. Haberde Alman hava kuvvetleri subaylarının Ukrayna’ya verilebilecek uzun menzilli silahları ve bunların nasıl kullanılabileceğini tartıştığı bir kayıt sızdırılmıştı.
Kremlin’in, Rusya’nın işgal ettiği Ukrayna bölgelerinde referandum yapılması ve “insanların kiminle kalmak istiyorlarsa onunla kalmalarına izin verilmesi ve bunun adil olduğu” yönündeki söylemini pekiştirdi.
Rus muhalefet üyelerinin “asılarak” icabına bakılması çağrısında bulundu ve “birliklerin Avrupa’nın içlerine gönderilmesini” önerdi.
Batı’ya karşı tutumu: ‘Sizi sevmiyoruz’
Margarita Simonyan’ın Batı’ya yönelik görüşlerini, Vladimir Putin’in büyük oranda rakipsiz girdiği bir seçimle beşinci dönemine hazırlandığı Mart ayında BBC’ye verdiği son röportajdaki yorumları oldukça iyi özetliyordu.
Putin’in ciddi bir rakibinin olup olmadığı sorulduğunda, “Ciddi bir rakibe ihtiyaç var mı? Neden? Çünkü biz sizin gibi değiliz” yanıtını verdi ve ekledi:
“Ve sizi gerçekten pek sevmiyoruz.”
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Refiğ’in anısına 2001 Collage Sergi Salonu’nda düzenlenen programda, sanatçının hayatındaki önemli anların yer aldığı fotoğraf sergisi de katılımcılarla buluştu.
Sergiyi hazırlayan iş adamı ve koleksiyoner Hilmi Nakipoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, böylesi bir organizasyonun parçası olmaktan mutluluk duyduğunu belirterek, “Halit Refiğ’in sanat hayatını anlatan bir sergi düzenlemek istedik. Onu, ölüm yıl dönümünde değil, doğum gününde anmak istedik. Filmlerinden kareler, yaşamındaki önemli isimlerle birlikte portrelerine yer vererek onu unutmadığımızı dile getiriyoruz. O, bu ülkenin en önemli yönetmenlerinden, sinemacılarından birisiydi.” dedi.
“Refiğ’in en büyük özelliği bu toprakların insanlarını dinlemesi, onlara kulak vermesiydi”
Programın sunuculuğunu üstlenen yönetmen ve yapımcı Nur Onur da Türk sineması deyince akla gelen ilk isimlerinden birisinin Halit Refiğ olduğuna işaret ederek, usta yönetmenle TRT için hazırladıkları “Yansımalar” adlı belgesel kapsamında tanıştıklarını aktardı.
Onur, Refiğ’in vefatına kadar hep yanında olduğunu dile getirerek, şöyle devam etti:
“Burgazada’da ve Sapanca’daki evlerinde birçok ünlü isimle birlikte sohbetlerine eşlik etme bahtiyarlığına eriştim. O, hiç şüphesiz, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük entelektüellerden birisiydi. Sadece sinemayla değil, bu toprakların tarihiyle fazlasıyla ilgiliydi. Refiğ’in en büyük özelliği bu toprakların insanlarını dinlemesi, onlara kulak vermesiydi. Öyle sanıyorum ki yeni nesil yönetmenlerin ondan öğrenecekleri çok şey var.”
“Türkiye’ye empoze edilmeye çalışılan fikriyatın tam karşısında yer alıyordu”
Halit Refiğ’in bir dönem hayat arkadaşı olan Nilüfer Aydan, Refiğ’in sadece bir yönetmen değil, dünya görüşü olan önemli bir düşünür olduğunu vurguladı.
Refiğ’in kendisini çok iyi yetiştirmiş birisi olduğunu belirten Aydan, “O, bir eleştirmendi, yazardı, fikir ustasıydı. Bu nedenle onun filmleri Türk sinemasının en dolu yapımlarındadır. Çünkü onun filmlerinde sadece görüntüler değil, fikir ve düşünceler vardır.” değerlendirmesini yaptı.
Usta yönetmenin ikinci eşi Gülper Refiğ de şunları kaydetti:
“Halit’in sevenleri hala onu yalnız bırakmıyorlar. O, Türk sinemasının bence en önemli ismiydi. Buna rağmen mütevaziliğinden, nezaketinden hiçbir zaman vazgeçmez ve ‘ben, bir sanatçı değilim yavrum, bir öğrenciyim’ derdi. Onun derdi, bu topraklar ve bu toprakların insanıydı. Türkiye’ye empoze edilmeye çalışılan fikriyatın tam karşısında yer alıyordu. Çileli bir hayatı oldu, o dertli bir insandı ve belki de onu hala büyük kılan da bu dertli haliydi.”
“O, bize sorgulamayı ve eleştirmeyi öğretti”
Gazeteci yazar Ali Saydam ise düzenlenen etkinliğin Halit Refiğ’i anmak ve anlamak için çok önemli bir vesile olduğunun altını çizdi.
Saydam, “Halit Refiğ’in fikriyatında adalet var, vatan sevgisi var. O, omurgası çok sağlam bir adamdı. Her zaman milletinin yanında, vatanın bölünmez bütünlüğünün tarafı oldu.” ifadelerini kullandı.
Program, usta sanatçının, başrollerini Yıldız Kenter ve Eşref Kolçak’ın paylaştığı 1989 yapımı “Hanım” filminin gösterimiyle son buldu.
Halit Refiğ hakkında
Refiğ, ilk olarak 1954’te yedek subay olarak gittiği Kore’de çektiği 8 milimetrelik filmlerle sinemaya adım attı. İlk profesyonel sinema çalışmasına “Yaşamak Hakkımdır” filmiyle, Atıf Yılmaz’ın asistanlığını yaparak başladı.
İlk filmi “Yasak Aşk” ile 1961’de yönetmenliğe adım atan Refiğ, “ulusal sinema” düşüncesine öncülük edenlerin başında geldi.
Batılı sinema anlayışına karşı “ulusal sinema” fikrini savunan Halit Refiğ, Metin Erksan, Lütfi Akad, Duygu Sağıroğlu ve Sami Şekeroğlu ile birlikte bu fikir üzerine yazılar yazdı ve bu alanda örnek filmlere imza attı.
Türk sinemasında 1970’li yıllarda başlayan değişim nedeniyle televizyon filmleri çekmeye başlayan Refiğ, Kemal Tahir, Halit Ziya Uşaklıgil gibi isimlerin eserlerini de televizyon ekranına aktardı.
Usta yönetmene 1997’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından “Onursal Profesörlük” unvanı verildi. Çok sayıda makale ve araştırma yazısı kaleme alan usta yönetmenin “Ulusal Sinema Kavgası” çalışması başta olmak üzere pek çok kitabı yayımlandı.???????
]]>“Tabutta Rövaşata”, “Filler ve Çimen”, “Nokta ve Cenneti Beklerken” gibi unutulmaz filmlere imza atan Zaim, Batman İlk Kültür ve Turizm Müdürlüğü Konferans Salonu’nda “Flaşbellek” filminin gösterimi sonrası sinemaseverlerle bir araya geldi.
Çukurova üniversitesi öğretim üyesi, yönetmen Batuhan Kalaycı moderatörlüğünde gerçekleştirilen söyleşide, sinemada izlediği yola değinen Zaim, “Parçalara ayırmak gerekirse, bir sinema yönetmeninin kendisine ait sistemi kurması demek, kendisine ait işaretler sistemine sahip olması demektir. Başka şartlar da var. Bu işaretler sistemini başkalarına anlatabilecek sözel, görsel yeteneklere sahip olması gerekir. Bu işaretler sitemini gerçekleştirecek olanakları bulabilecek esnekliğe, kabiliyete ve girişkenliğe, dayanıklılığa sahip olması anlamına da geliyor.” diye konuştu.
Derviş Zaim, sinema yönetmenliğinin zamanı ve mekanı tıraşlama işi olduğunu belirterek, şunları kaydetti:
“Bir heykeltıraşın yaptığı işten hareket edelim. Bir kaya parçası verirsiniz ve ondan bir heykel yapmasını istersiniz. O heykeli alır, Rodin’in dediği gibi fazlalıkları atar ve oradan düşünen adam heykeli çıkar. Bir yönetmen de kendisi için zamanı ve mekanı tıraşlar. Derviş Zaim’e göre, mekanı tıraşlamaya başlayınca aynı zamanda zamanı da tıraşlamaya başlar. Mekanın çok çeşitli yerlerine kamerayı koyarak, kameranın saptadığı planları yan yana dizerek bir kamera ve mekan ilişkisi kurabilir. Mekanın içerisinde kameranın dolaşmasına izin vererek bir plan sekansı mantığı içerisinde tıraşlayabilirsiniz. Buradan ayrı bir doku ortaya çıkar.”
Bazı yönetmenlerin zamanı ve mekanı nasıl tıraşladıkları üzerine uzun uzun düşündüklerini kaydeden Zaim, “Başkalarının işlerini etüt ettikleri için onu teorize etmeye başlarlar. Bu hem faydalıdır ama aynı zamanda geri çeker, geri tepme ihtimali olan bir şeydir ama ben çoğunlukla faydalı olduğuna inanıyorum. Dünya tarihinde zaman ve mekanı farklı şekillerde tıraşlama söz konusudur. Dünya sinema tarihi tercihlerin tarihidir bu anlamda.” ifadelerini kullandı.
“Mit, ritüel, sembol olmadan derinleşemezsiniz”
Derviş Zaim, her yönetmenin kendisine ait ahlaki sistem kurması gerektiğinin altını çizerek, “Yönetmenin kendi hayatı, deneyimleri, şahsi görüşleri, psikolojisi, inançları ve de ahlak felsefesine yakınlığı, içinde bulunduğu kültürün ne kertede farkında olup olmadığı gibi meseleler tarafından belirlenir.” dedi.
Kültürel değerlerin yapılan işlerdeki önemine de işaret eden Zaim, şu bilgileri verdi:
“Mit yani menkıbe, ritüel, sembol olmadan derinleşemezsiniz. Kendinize ait ve de otantik bir dil oluşturmanız zordur. Şahsi sinema kurmak demek, içinde bulunduğun kültürel havuzun sana sunduğu mit, ritüel ve sembollerle hesaplaşmak, onların fonksiyonundan geçerek zamanı ve mekanı tıraşlamaya çalışmak demektir. Şahsi sistemini kuran sinemacı olmak, böyle bir yürüyüş güzergahına sahip olmayı gerektirir.
İtalyan yeni gerçekçiliği o filmleri yapabildi, çünkü İtalyan toplumunun, İtalyan geçmişinin, bütün mit, ritüel ve sembollerini kardılar, değiştirdiler ve ondan hareket ederek, tüm Rönesans’ı, Roma geçmişini, Batı medeniyetini, II. Dünya Savaşı’ndaki faşist deneyimi ve acılarını da içine katarak konuşuyorum, oradan akarak çıkan ve de mit, ritüel, sembollerden hareket ederek giden, zaman ve mekanı bu sayede tıraşlayan bir sinema ortaya çıktı.”
Usta yönetmen Zaim, II. Dünya Savaşı’ndan sonraki büyük çalkantılar nedeniyle insanları farklı bir dünyayla karşı karşıya kaldığının altını çizerek, “Ancak büyük sosyal çalkantılar sanatta bu kadar büyük ve diri hareketlere yol açabilir. II. Dünya Savaşı’nın tokadını yedikten sonra Batı, neoliberalizmi çıkarmak zorundaydı. Ancak o şekilde İtalyan ustalar ortaya çıkabildi. Fransa’da kapitalizmin buhranı yüzünden Avrupa sanat sineması ortaya çıktı. Hollywood devam etmek durumunda kaldı. Kapitalizm böyle bir rüya makinesi istiyordu ve Amerikan Rüyası o şeyi yarattı. Amerikan Rüyası, kapitalizm dönüşüp kendini yeniledikçe devam etti ve şu anda da platformlarda sürüyor, size ayar satıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Mit, ritüel ve sembolle doğru düzgün hesaplaşamamış bir yönetmenin, ticari ya da sanat sineması yapamayacağını vurgulayan yönetmen, sözlerini şöyle sürdürdü:
“John Ford, klasik Hollywood sinemasının dilini oluşturan büyük usta. 20. yüzyılda dominant olan Amerikan kültürünün mit, ritüel ve sembolünü oturttu. Western’in giysisini, şapkasını, bütün ikonalarını, göstergelerini oturtan adamdır. Vahşi Batı miti üzerinden, insanlığın keşfedilmemiş olanı bulmaya çalışmasını, Batı felsefesine, Yunan mitlerine kadar götürebilirsiniz. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başındaki Amerika bütün bunların bir uzantısıydı. John Ford, üç perde anlatısı, Aristo’yu aldı. İçine Amerikan vahşi batı kavramını doldurdu. Hollywood anlatısı ortaya çıktı. Sonra Frank Capra romantik komedileri aynı mantıkla yürüttü. Amerikan Rüyası’nı romantik komedi yapmaya çalıştılar. Frank Capra ve John Ford bütün bu ikonografiyi bizim için oturttu. Yeşilçam onlardan kopya ederek bugüne geldi. Spielberg, John Ford’dan bayrağı alıp şu anda günümüze getiren, klasik zamanın yaşayan en büyük ustalarından biri. Onda da hesaplaşma vardır ve ne yaptığının farkındadır. Jaws’tan tutun canavarlara varıncaya kadar ince ince anlatabilir.”
“Sanat sineması, klasik sinemayı çok iyi bilmekten geçer”
Zaim, Jean-Luc Godard, Alain Resnais ve Christopher Nolan gibi usta sinemacıların da mit, ritüel ve sembollerle uğraştıklarına dikkati çekerek, “Ben de mit, ritüel ve sembollerle uğraşıyorum ve buradan hareket ederek zamanı ve mekanı duruma göre tıraşlamaya, belli bir denge oturtmaya çalışıyorum. Bunu klasik sinemada da yapmak mümkündür, hatta bunu bilmeyen adam klasik, ticari ya da sanat sinemasını iyi yapamaz. Kaldı ki sanat sineması, klasik sinemayı çok iyi bilmekten geçer. Klasik sinemayı iyi bilmeyen sanat sineması yapamaz, yaptığı şeyin neye denk düştüğünü de anlayamaz. Türk sinemasında olan şey de budur.” diye konuştu.
Referanslar sistemi olmadığı zaman mit, ritüel ve sembollerle oynanamayacağını aktaran usta yönetmen, şöyle devam etti:
“Bir Türk sinemacısının avantajı nedir? Hollandalının sahip olmadığı şeye sen sahipsin. Şeyh Galip var sende ama Hollandalıda yok. Ama sen aynı zamanda şu ya da bu şekilde 200 senedir Erasmus’u da okuyorsun, sana Spinoza’nın da değerli olduğu söylendi. 20. yüzyıl deneyimi, Kemalist geçmiş var. Daha öncesinde başka bir geçmiş var. Bütün bu farklı geçmişler sana farklı bir referanslar sistemi veriyor mu, veriyor. Bunlardan hareket ederek bir sinema kurman mümkün. Bana kalırsa, 100 ya da 200 sene, referanslar sisteminden hareket ederek konuşuyorum, sıkışmışlığın filmini iyi yapabiliriz biz. İki arada, bir derede kalmışlığın filmini dünyada en mükemmel yapabilecek insanlar biziz ama bunun henüz farkında değiliz. Türkler sıkışmışlığın başyapıtlarını vermeye namzettir, geçmiş nedeniyle. Ama bunu bilince çıkaracak yönetmenler lazım. Mit, ritüel ve sembolü alacak, referanslar sisteminin karışıklığına bakacak, kendisine ait bir mit, ritüel ve semboller sistemi kuracak.”
Derviş Zaim, Türk politik filmini cılız bulduğunu kaydederek, “Bu hep böyleydi. Referanslar sistemiyle ilgili derinleşemiyorlar. Türk sinemasının daha çağdaş, sanat sineması yapmaya çalışan kesimine baktığım zaman da bir nihilizm görüyorum. Türk ana akım sinemasında da, ticari sinemada da nihilizm görüyorum ayrıca. Ertem Eğilmez böyle değildi. Şu andaki Türk sinemasındaki nihilizm beni çok rahatsız ediyor. Bunu büyük bir dezavantaj olarak görüyorum.” ifadelerini kullandı.
“Nihilist sinemadan bir şey olmaz”
Referanslar sistemi nedeniyle toplumun kafasının karıştığını vurgulayan Zaim, “Senin dışarıya açılan yönetmenlerin ya da içeriye açılacak yönetmenlerin nihilistler. Nihilist sinemadan bir şey olmaz, değer üretmez ancak değer üretebilme kapasitesi olan bir sinema geleceğe kalır.” değerlendirmesini yaptı.
Yönetmen Zaim, içinde yaşadığı çağa ilişkin sorumluluğu dolayısıyla fotoğraflar çekmeye gayret ettiğini söyleyerek, “Tabutta Rövaşata’da sınıfsal bir durum vardır. Büyük şehirde ayakları üzerinde durmaya çalışan, duyarlıklı adamın ayakta kalma mücadelesi vardır ve bir neorealist gelenekten gelir Tabutta Rövaşata. İçesinde hafif Amerikan bağımsız etkisi de vardır. ‘Filler ve Çimen’ aynı minval üzere devam eder ve Türkiye’deki çürümenin devlet, mafya, aşiret tarafından Susurluk diye tabir edilen meselede ortaya çıkan fotoğrafını çekmeye çalışır. Bu anlamda devletteki çürümenin bir tezahürüdür ve ne yazık ki Filler ve Çimen’den sonra Türk sinemasında politik bazda benzer bir film ortaya çıkmamıştır.” dedi.
Kıbrıslı olduğunu ve Kıbrıs’la ilgili yapılmış iki uzun metrajlı filme imza attığını aktaran Zaim, daha önce Kıbrıs’la ilgili yapılmış filmlerin derinliksiz ve basmakalıp olduğunu sözlerine ekledi.
Zaim, gelenekten nasıl yararlanabileceğine kafa yorduğu birkaç film daha yaptığını kaydederek, şu bilgileri verdi:
“Bunlar ‘Nokta’, ‘Cenneti Beklerken’ ile ‘Gölgeler ve Suretler’di. Ondan sonra doğa ve insan ilişkisi üzerine yaptığım filmler geldi. Çünkü şu anda Türkiye’nin en önemli problemlerinden bir tanesinin doğayı hor görme, kötü kullanma olduğunu düşünüyorum. Bunlar ‘Devir’, ‘Balık’ ve ‘Rüya’ filmleri oldu. Şehirleşme, rant, şehirdeki hoyratlık Rüya filminin konusunu oluşturdu. Sonra Suriye ile ilgili yaptığım film, ‘Flaşbellek’ ortaya çıktı. Suriye’den kaçan göçmenin Türkiye’de ayakta durma macerası üzerine değil Suriye’de ne olduğuna ilişkin bir film oldu. Bunları şunun için anlattım; ben, çevremi saran, doğduğum büyüdüğüm ve etkilendiğim meseleler neyse onları tek tek, değişik biçimlerde önüme alıp onlarla ilgili bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Bir cümlem oluyor şu ya da bu şekilde. Yüzleşmek istiyorum. Mesele neyse ona ilişkin değer üretmek, sizi soru sormaya çağırmak istiyorum.”
“Özgürlüğü her türlü deneyime açık olmak zannediyorlar”
Esas meselenin özgürlüğü derinleştirmek olması gerektiğinin altını çizen Zaim, “Aslında benim sinemam da özgürlük üzerine bir düşünce deneyimidir. Özgürlük sınırlar ortaya çıkarsa derinleşebilir. Özgürlük her şeyi yapmak değil ki. Sınırlar varsa ve o sınırları siz keşfederseniz özgür olursunuz. Ama bu sınırlar bireysel olmalıdır. Sen, sana başkası söylemeden, sınırları kendin keşfetmelisin. Öyle olursa şahsi ahlak ortaya çıkar ve şahsi ahlak dışarda özgürleşir, özgürlüğü de davet eder. Ancak şahsi olarak verilerini oturtan bir adam özgür olabilir. Özgürlüğü her türlü deneyime açık olmak, her an, her hafta farklı deneyimler yaşamak zannediyorlar. Bu özgürlük değil ki. Farklı heyecanlara kendini bırakmak, farklı aşklara yelken açmak özgürlük değil. Onları da yap, itirazım yok ama gerçek özgürlük sınırlar olduğu zaman derinleşir.” açıklamasını yaptı.
Türkiye’de iş yapmaya çalışan her yönetmeni her aşamada büyük problemlerin beklediğini dile getiren Zaim, “Eli yüzü düzgün bir film yaptığımızı düşünelim. Bunu nasıl dışarıya koyacaksın? Bunun için senin dışarda bir seyir zincirine girmen, eklemlenmen lazım. Onlar seni bir Türk olarak gördükleri için senin yerin daha fazlardır, senden beklentileri daha fazladır. Türklerden bekledikleri filmi yapmazsan allameicihan olsan seni o yerlere sokmazlar. Ne bekliyorlar? Sakallı adamlar kadın dövüyor, sakallı adamlar bir grup insanı hor görüyor. Berlin, Cannes, Venedik, Oscarlar, şunlar bunlardan bahsederek konuşuyorum. Kültürel, politik ve sanatsal oryantalizm var. Bu üç sacayağından, süzgeçten geçiyor Türk sineması.” dedi.
Derviş Zaim, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Biçimsel oryantalizm şudur. Yapıyla oynama diyor sana, yapıyla ben oynarım. Yapıyla Chistopher Nolan oynar, Alain Resnais oynar, Jean-Luc Godard oynar. Sen kimsin? Sen git, neorealist, minimalist filmini yap, Cihangir’de iki oda, bir salonda geçen filmini yap. Bu, biçimsel oryantalizmdir. İki, kültürel oryantalizm; sen despotik yönetim altında inleyen halkın filmini yap. Bir doğu despotizminin filmini getir bize. Berdel, kan davası, Masteng filmi, üç-dört küçük kız hayatı, cinselliklerini ve özgürlüğü keşfetmeye çalışıyorlar ama kötü babaları, kötü çevre onları engellemeye çalışıyor. Bunlar da aygır gibiler ve her türlü bariyeri ezip geçiyorlar. Kendi cinselliğini yaşamak isteyen insanlar, kötü toplum, şartlar onları eziyor vesaire. Bunlarda gerçeklik payı yok mu, var. Benim itirazım şu; biz bunlardan ibaret miyiz kardeşim. Elbette bunları söylemezsek, kendi kendimize çuvaldızı batırma şansını da yitiririz. İnsanın kendisini eleştirmesi gerekir. Sonuna kadar gidelim. Söyleyecek her şeyi sonuna kadar söyleyelim. Fakat beni bunlardan ibaret görme, ben buna karşıyım.”
]]>Mataracı, hayvancılık ve tarımla uğraşan Emma’nın, Türkiye’nin bir köyünde yaşadığı ilham veren hayatını ele aldığı belgeselin festival yolculuğunu ve yeni çalışmalarını AA muhabirine anlattı.
Gaziantep’te dünyaya gelen ve sinemanın çocukluk hayali olduğunu ifade eden Mataracı, “İlk kısa filmimi 18’imde çektim. 17 yaşında, yazdığım ilk tiyatro oyunum sahnelendi. Sinemacı olmak hayali, birden bire gelen bir duyguydu. Zorunluluğun ötesinde, hayatı yaşanmaz kılan bir tutkuydu. O tutkuyu hala hissediyorum.” dedi.
Merve Kuş Mataracı, sinemada eğitimin pratik kadar önemli olduğuna vurgu yaparak, şunları kaydetti:
“Üniversiteden sonra İstanbul’a geldim. Asistanlığa başladım. İşi mutfağında öğrenmenin önemli olduğunu düşünüyordum. Aslında işin içine girince bunun ne kadar değerli olduğunu fark ettim. İstanbul’da uzun yıllar asistanlık ve yardımcı yönetmenlik yaptım. Bu süre zarfında kendi projelerimi gerçekleştirdim. Dokuz kısa kurmaca filmim var. Emma benim ilk belgeselim. İkinci belgeselimi de tamamladık, yakında festival yolculuğuna başlayacak.”
“Kirpilerin Portresi”, “Tohum”, “Olasılık”, “Mühürlü Taş” adlı kısa filmlerin ardından belgesel filmlere yöneldiğini dile getiren Mataracı, “Sinema ile insanlara ulaşmak gibi bir hedefim vardı. O zaman için televizyon bunun için mükemmel bir araçtı. Bir öğretmen ders anlattığında 30 kişiye hitap edebilir ama yönetmen yaptığı bir filmle milyonlara hitap edebilir. Benim insanlara ulaşma arzum vardı.” ifadelerini kullandı.
” Emma’nın hikayesi, doğaya dönmek gerektiğini anlatıyor”
“Kısa film yaparken festivallerden haberim bile yoktu. Sadece sinema yapmak istiyordum.” diyen Merve Kuş Mataracı, İran ve Türkiye’de çektiği “Tohum” adlı kısa filmiyle festivallere katıldığını söyledi.
Mataracı, Emma’nın hikayesini duyduğunda belgeselini çekmeye karar verdiğinin altını çizerek, şunları kaydetti:
“Ben şehirde büyüyen biriyim. Onun hikayesi beni etkiledi. ‘Beni etkiliyorsa neden başka insanları etkilemesin’ diye düşündüm. Tüketim toplumunda yaşıyoruz ve bence Emma’nın hikayesi doğaya dönmek gerektiğini anlatıyor. İlk teklif ettiğimizde kabul etti ama sonrasında biraz çekindi. Üç mevsim sürdü çekimler. Çekimlere başladığımızda Emma’nın yedi çocuğu vardı, çekim sürecinde sekizinci çocuğunu dünyaya getirdi. Bu da çok tatlı bir durum oldu ve belgeseli de daha ilginç bir hale getirdi. Emma’nın hayat hikayesinin hepimize ilham olmasını diliyorum. Çünkü bir noktada eğer tüketim toplumu olmaktan çıkmazsak dünya rayından çıkacak. Kendi doğamıza uygun bir yaşam stili bulabilmek veya oluşturabilmek gerekiyor.”
Belgeselin festival sürecinin devam ettiğine işaret eden genç yönetmen, 23. Frankfurt Türk Filmleri Festivali’nde “En İyi Belgesel” ödülünü aldıklarını aktararak, “Bozok Film Festivali, Korkutata Türk Dünyası Film Festivali, Bursa Çalı Köy Filmleri Festivali ve Sırbistan’da ödüller aldık. Kadın Yönetmenler Film Festivali’nde filmimizin gösterimi olacak ve aynı zamanda yarışıyoruz. Nisan ayında Cezayir Film Festivali’nde olacağız. Festival sürecimiz devam ediyor.” diye konuştu.
Yönetmen Mataracı, 6 Şubat’ta meydana gelen depremle ilgili de bir belgesel çektiğine işaret ederek, “Deprem sonrası bölgeye gittik. 10 şehirde çekimler yaptık. Küçük bir ekiple gittik hem kolektif hem de bireysel travmayı anlatmaya çalıştık. Distopik bir felaketti. 11 ay post prodüksiyon sürecimiz devam etti. Uluslararası çok güzel bir ekiple çalıştık. Onun festival yolculuğu da başlayacak. İsmini de ‘Sesimi Duyan Var mı?: Şok Sonrası’ koyduk.” diye konuştu.
Gelecek hedeflerine değinen Mataracı, “İki tane sinema filmi projem var. Bir tanesi ‘3 Metre’ adında çok güçlü bir hikaye. 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden proje ödülü aldık. Bir de ‘Ateşin Gelini’ isimli sinema filmi projem var. İran’da başlayan ve Türkiye’ye uzanan bir yolculuğu ele alıyor.” açıklamasını yaptı.
]]>