Kuzey Makedonya’nın Başkenti Üsküp’te 2006 yılında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğü ve hayırseverlerin destekleriyle Sultan Abdülhamit Han döneminde yapılan telgrafhane binasında kurulan vakıf üniversitesi, 18 yıldır eğitim öğretim hayatını sürdürüyor.
Avrupa’da eğitim imkanı sunuyor
Makedonya, Türkiye, Karadağ, Kosova, Sırbistan, Bosna Hersek, Bulgaristan gibi birçok ülkeden gelen öğrencileri ve akademisyenleriyle hem çok kültürlü hem de çok devletli bir eğitim kurumu halini alan üniversite, uluslararası akademik kadrosu, tam donanımlı ve yeni kampüsü, 200’den fazla uluslararası anlaşmayla Avrupa’da eğitim imkanı sunuyor.
YÖK tarafından tanınırlığa sahip, ÖSYM Kılavuzunda da yer alan üniversitenin rektörü Prof. Dr. Lütfü Sunar, AA muhabirine okuldaki eğitim sistemi ve çalışmaları hakkında bilgi verdi.
Sunar, 1600’ü Türkiye’den gelen 3200’e yakın öğrencileri olduğunu, bunların 3000’e yakınının lisans eğitimi aldığını belirterek, üniversitelerinde mühendislik, diş hekimliği, hukuk, sanat tasarım gibi 7 fakülte ile ebelik ve hemşirelik bölümünden müteşekkil bir sağlık meslek yüksekokulları bulunduğunu kaydetti.
“Türkiye ile Balkan halkları arasında köprü olma amacıyla kuruldu”
Üniversitenin, Balkanlar’daki insanlara katkı yaparak oradaki eğitim ortamını geliştirmek, Türkiye’yle Balkan halkları arasındaki mevcut bağları geliştirmeye yönelik bir köprü olma amacıyla kurulduğuna dikkati çeken Sunar, “Bugün Makedonya’daki 22 üniversite arasında önemli bir yere sahip. Aynı zamanda pek çok uluslararası tanınırlığa sahip bir üniversite.” dedi.
Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin gerçek anlamda uluslararası bir üniversite olduğunu vurgulayan Sunar, “Öğrenciler, dünyanın farklı yerlerinden gelmiş insanlarla bir arada eğitim alma imkanına sahip olarak uluslararası geçerliliğe sahip bir İngilizceyle mezun oluyor. Türkiye’de ÖSYM kılavuzunda yer alan birkaç yurt dışındaki üniversiteden birisi. Bu anlamda Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin Türkiye’deki yüksek öğretim sisteminin tam bir akreditasyonu ve entegrasyonu söz konusu. Bu da ayrıca üniversitenin tercih edilmesini çok iyi bir noktaya taşıyor.” ifadelerini kullandı.
Sunar, üniversitelerinin 18’inci yılında olduğunu anımsatarak, sadece Türkiye’den değil, dünyanın farklı yerlerinden öğrencilerin rahatlıkla tercih ettikleri, kendilerini geliştirdikleri bir üniversite haline dönüştüklerini de anlattı.
“Diploma temelli değil, beceri temelli bir eğitim”
Türkiye’deki üniversitelerle kıyaslandığında öğrencilerinin, uluslararası dolaşım anlamında çok iyi bir noktada olduklarının altını çizen Sunar, Erasmus’ta her yıl 100’e yakın öğrenciyi kabul ettiklerini, bunun öğrenci nüfuslarının yüzde 7-8’ine tekabül ettiğini, diploma temelli değil, beceri temelli bir eğitim noktasında çok önemli bir değişim gerçekleştirdiklerini dile getirdi.
Sunar, şöyle devam etti:
“Yeni neslin, yeni çağın, yeni çalışma kültürünün gerektiği becerileri öğrencilere kazandırarak mezun etme çabası içerisindeyiz. Çift ana dal programlarını özendiriyoruz. Her bölümde verdiğimiz diplomanın yanı sıra birkaç tane uluslararası geçerliliğe sahip sertifika kazandırıyoruz öğrencilere. Öğrencilerin kampüs ortamı içerisinde yeterince sosyalleşerek geleceğin hayatına hazırlanmaları için de uygun bir ortam hazırlıyoruz. Bütün bu nitelikler Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin benzerleri arasında öne çıkarıyor.”
Üsküp Çarşısı’nda Türkçe konuşulduğu, bunun Türkiye’den gelen öğrencilerin yabancılık çekmemesini sağladığı, Makedonya hükümetlerinin üniversitelerinin Üsküp’e kattıklarının farkında oldukları ve gelen öğrencilerin her türlü işlemlerinde kolaylaştırıcı adımlar atarak kendilerini destekledikleri bilgilerini paylaşan Sunar, Makedonya’nın en büyük özel üniversitesi olan okullarının öğrenci sayısı açısından da Makedonya’da 4’üncü büyüklüğe sahip olduğunu aktardı.
Her 15 öğrenciye 1 akademik personel düşüyor
Lütfi Sunar, Türkiye’den gelen öğrenciler için tüm kayıt kabul işlemlerinin İstanbul’da kurdukları bir ofis ve acenteler üzerinden yapılabildiği, girişimcilerin açtığı yurtların herhangi bir barınma sorunu yaratmadığını, öğrencilere burs destekleri olduğunu ve okullarında denklik sorunu bulunmadığını da söyledi.
Şimdiye kadar Türkiye’den gelip üniversitelerinden mezun olan 700 civarında öğrencinin neredeyse tamamının denklik aldığına vurgu yapan Sunar, 202 akademik personeli olan okullarında 15 öğrenciye bir akademik personel düştüğünü kaydetti.
Yapay zeka mühendisliği bölümüne olan rağbet
Türkiye’den üniversitelerine yükselen bir beğeni olduğu ve yeni açtıkları yapay zeka mühendisliği bölümlerinin çok rağbet gördüğünü belirten Sunar, şu görüşlerini sundu:
“Bu alanda nitelikli insanların yetişmesi için üniversitelerin üzerinde vazife düşüyor. Biz de bunu gözeterek hızlı bir şekilde bir program oluşturduk. Güçlü bir bilgisayar mühendisliği bölümümüzün olmasının da buna çok önemli katkısı oldu. Öğrenciler geçen sene hazırlık eğitimini tamamladılar, bu sene eğitime başlayacaklar. Biz 50’ye yakın kontenjanı olan bu bölümde geleceğin teknolojilerini, gelecekte kullanılacak aletler geliştirecek mühendisliği, tasarımcıları yetiştirmeye çabalıyoruz. Yapay zeka bu anlamda bizim sonuçlarıyla muhatap olacağımız bir şey olmaktan çıkacak. Ürün çıkararak ve gelişimine katkı yaparak müdahil olacağımız bir alana dönüşecek bu bölümle birlikte.”
Lütfi Sunar, uluslararası alanda kariyer yapma arzusunda olan ve kendisini dünyadaki rekabete hazırlama çabası içerisinde olan bütün öğrencileri üniversitelerine beklediğini, okullarında yakın zamanda eczacılık bölümünün açılacağını da sözlerine ekledi.
]]>Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi Olağanüstü Ortak Zirvesi Dışişleri Bakanları Konseyi Toplantısı sona erdi. Toplantıda kabul edilen kararda, Türkiye’nin önerisi üzerine İsrail-Filistin ihtilafının çözümünü teminen uluslararası barış konferansı düzenlenmesi çağrısı yapılarak, bu çerçevede muhtemel bir anlaşmanın uygulanması için garanti mekanizmasına olan ihtiyacın altı çizildi.
İsrail’in uluslararası teşkilatlara üyeliğinin askıya alınması çağrısı
Filistinli siviller için pratik ve etkin korumaya yönelik bir mekanizma oluşturulması gerektiğine vurgu yapılan kararda, İsrail’in başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere uluslararası teşkilatlara üyeliğinin askıya alınması çağrısında bulunuldu.
Kararda, 11 Kasım 2023 tarihinde düzenlenen “İİT-AL Zirvesi”nde yetkilendirilen, Türkiye’nin yanı sıra, Suudi Arabistan, Filistin, Ürdün, Mısır, Katar, Endonezya ve Nijerya’dan oluşan temas grubunun uluslararası girişimleri takdir edilerek, bu girişimlerin sürdürülmesi çağrısında bulunuldu.
Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) önemine dikkat çekilen kararda, UNRWA’ya mali katkısını kesen ülkeler kınanarak, söz konusu ülkelerden bu karardan vazgeçmeleri yönünde çağrıda bulunuldu.
Türkiye’nin ev sahipliğinde 24 Şubat 2024 tarihinde düzenlenen İİT Olağanüstü Enformasyon Bakanları Toplantısı’na değinilen kararda, nihai beyanname kararlarının uygulanmasının gerekliliği vurgulandı.
Filistin’in tanınması çağrısı
İİT üyesi devletlere, Filistin’in, BM’ye tam üye olabilmesi yönündeki çabaları destekleme çağrısı yinelenen kararda, Filistin’i tanımayan ülkelerin de Filistin’i tanıması talep edildi.
Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) aldığı ihtiyati tedbir kararının memnuniyetle karşıladığı aktarılan kararda, konuya ilişkin UAD nezdindeki başvurusu sebebiyle Güney Afrika’ya teşekkür edilerek, İİT üyesi devletler davaya müdahil olmaya teşvik edildi.
İsrail’in savaş sonrası senaryoları kınanarak reddedildi
İsrail’in savaş sonrası senaryoları kınanarak reddedilen kararda, Gazze’de gerçekleşen olaylar soykırım olarak tanımlandı ve İsrail soykırımdan sorumlu tutuldu. Doğrudan veya dolaylı olarak bu suça iştirak eden tüm devletlerin uyarıldığı kararda, bu çerçevede Nikaragua tarafından UAD nezdinde atılan adım takdir edildi.
FKÖ’nün Filistin halkının tek meşru temsilcisi olduğu vurgusu
Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Filistin halkının tek meşru temsilcisi olduğu vurgulanan kararda, acil ve şartsız ateşkes çağrısında bulunuldu. Gazze’ye yardımların ulaştırılması için insani koridorun açılması talebi edilen kararda, Filistin halkının zorla yerinden edilmeleri girişimleri kategorik olarak reddedildi.
Arap-İslam aleminin Ramazan ayında uluslararası teşkilatlarla işbirliği halinde Gazze’ye yardım ulaştırması çağrısında bulunulan kararda, üye devletlere İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırganlığını durdurulması için gerekli görülen tüm adımları atmaları yönünde acil çağrı yapıldı.
BM’ye İsrail’in kara listeye alınması çağrısı
İsrail’in UAD’nin ihtiyati tedbir kararlarını uygulamaması şiddetle kınanan kararda, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e İsrail’i, çocuklara karşı işlediği ihlalleri sebebiyle, BM’nin “Çocuklar ve Silahlı Çatışmalar Yıllık Raporu”nun ekindeki kara listeye alması çağrısında bulunuldu.
Kararda, üye devletler, İsrail’i durdurmak için, yaptırımlar dahil olmak üzere, gerekli tedbirleri almaya, İsrail’e silah ve mühimmat satışının durdurmaya, limanlarını ve hava sahalarını İsrail’e silah sevkiyatlarına kapatmaya çağrıldı.
İİT üye devletlerinin Filistin’de işlenen suçları UCM’ye taşımaları çağrısı
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Savcısına, İsrail’in işlemekte olduğu savaş ve insanlık suçlarına yönelik soruşturmasını hızlandırması çağrısında bulunulan kararda, Güney Afrika, Komorlar, Cibuti, Bolivya, Bangladeş, Venezuela, Şili ve Meksika’ya Filistin’deki durumu UCM’ye taşımaları nedeniyle teşekkür edilerek, UCM’ye taraf olan İİT üye devletlerinin Filistin’de işlenen suçları UCM’ye taşımaları çağrısında bulunuldu.
Kararda, İİT Genel Sekreterliği Hukuk İzleme Birimi, işlenen savaş suçları nedeniyle İsrail’e dava açılabilmesine yönelik hukuki yolları araştırmaya, söz konusu suçları incelemeye, ayrıca Genel Sekreterlik bünyesinde suçlulara yaptırım uygulanabilmesini teminen bir sistem ihdas edilmesi yönünde atılabilecek somut adımlara ilişkin rapor ve öneriler hazırlamaya çağrıldı.
Yahudi yerleşimcilere yaptırım çağrısı
Yahudi yerleşimler tarafından gerçekleştirilen eylemler terörizm olarak nitelendirilen kararda, uluslararası toplumdan yerleşimcileri terör listesine alınması çağrısında bulunularak, yerleşimcilere yönelik ticaret ve vize yaptırımları dahil olmak üzere gerekli tedbirlerin alınması gerektiğinin altı çizildi.
Kararda, ayrıca İsrail’in güney Lübnan’daki askeri saldırıları kınandı. – CİDDE
]]>Rus komutanlar, Ukrayna’daki savaşta sivil hedeflere yönelik roket saldırılarından sorumlu tutuluyor.
Uluslararası mahkeme, daha önce de Ukraynalı çocukların yasa dışı bir şekilde Rusya’ya götürülmesi nedeniyle Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Cumhurbaşkanlığı Çocuk Hakları Komiseri Maria Alekseyevna Lvova – Belova hakkında uluslararası yakalama kararı çıkarmıştı.
Yakalama emri çıkarılan Rus komutanlar kim ve neyle suçlanıyorlar?
Hollanda’nın Lahey kentinde savaş suçlarını araştırmak amacıyla oluşturulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin, Salı günü yakalanmaları için haklarında uluslararası arama emri çıkarıldığını açıkladığı iki Rus komutan şunlar:
Kobylash ve Sokolov; 10 Ekim 2022 ile en az 9 Mart 2023 tarihleri arasında Ukrayna’da sivil hedeflere yönelik saldırılar nedeniye savaş ve insanlığa karşı suç işlemekle itham ediliyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi 2. Ön Yargılama Dairesi, Ukrayna’nın çeşitli bölgelerinde çok sayıda elektrik santrali ve trafo merkezine yönelik saldırılardan, iki Rus komutanı sorumlu tuttu.
Mahkemeye göre Kobylash ve Sokolov’un emriyle gerçekleştirilen saldırılar, sivil halka önemli ölçüde zarar verdi.
İki Rus komutanın, uluslarası savaş suçlarını düzenleyen Roma Tüzüğü’nü ihlal ettiğini belirten mahkemeye göre, Rus devlet politikası uyarınca sivil nüfusa karşı birden fazla saldırı gerçekleştirildi.
Mahkemeden yapılan açıklamada, iki Rus komutanın, “kasıtlı olarak büyük acıya; bedensel, zihinsel veya fiziksel sağlığa ciddi zarar verilmesine neden olan diğer insanlık dışı eylemlerden ve insanlığa karşı suçtan da sorumlu olduklarına inanmak için makul gerekçeler bulunduğu” belirtildi.
Rusya’ya yönelik soruşturma nasıl gündeme geldi?
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Devlet Başkanı Vlodomir Zelenskiy, ülkesindeki savaş suçlarının yargılanması amacıyla eski Yugoslavya ve Ruanda benzeri bir özel mahkeme kurulmasını önerdi.
Ancak Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi daimi üyesi Rusya’nın veto olasılığı nedeniyle bu öneri kabul görmedi.
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, mahkeme yerine Ukrayna’daki savaş suçlarının araştırılması için, geçen yıl Hollanda’nın Lahey kentinde “Uluslararası Ukrayna Soruşturma Merkezi”ni açtı.
AB makamlarının yanı sıra Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi ile de işbirliği içinde çalışan merkez, Rusya’nın sivil hedeflere yönelik saldırılarına ilişkin kanıt toplamaya başladı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi de geçen Eylül ayında savaş suçlarının araştırılması için Kiev’de araştırma ofisi kurdu.
Rusya ve Ukrayna, Roma Statüsü’ne taraf devletler değil.
Ancak Ukrayna, Roma Statüsü uyarınca, kendi topraklarında meydana gelen savaş suçlarının araştırılması için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul ettiğini iki kez açıkladı.
Kiev yönetimi, 21 Kasım 2013 ile 22 Şubat 2014 arası ve 20 Şubat 2014 sonrası Ukrayna topraklarında işlenen suçlara ilişkin uluslararası mahkemenin soruşturma yapmasını istedi.
Putin ve Lvova-Belova hakkında hangi kararlar verildi?
Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ukrayna’nın yargı yetkisini tanıma kararının ardından, 17 Mart 2023’te Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Cumhurbaşkanlığı Çocuk Hakları Komiseri Maria Alekseyevna Lvova – Belova hakkında uluslararası yakalama kararı çıkardı.
Uluslararası mahkeme, Putin ve Maria Alekseyevna Lvova-Belova hakkındaki yakalama kararına gerekçe olarak, Ukraynalı çocukların yasalara aykırı biçimde Rusya’ya kaçırılmasını gösterdi.
Mahkemeye göre, Ukraynalı çocukların kanuna aykırı nakledilmesi nedeniyle savaş suçu işledikleri konusunda makul gerekçeler bulunuyor.
Ukrayna, ICC’nin kararını nasıl değerlendirdi?
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, iki Rus komutan hakkında verilen tutuklama emrini memnuniyetle karşıladığını söyledi.
Zelenskiy, “Ukraynalı sivillere ve kritik altyapıya yönelik saldırı emrini veren her Rus komutan, adaletin yerini bulacağını bilmelidir. Bu tür suçların faillerinin her birinin hesap vereceklerini bilmesi gerekiyor” dedi.
Ukrayna Başsavcısı Andriy Kostin de, kararı bir “dönüm noktası” olarak değerlendirdi.
Kostin, uluslararası mahkemeye binlerce kanıt ve bilgi sağlayan savcıların, Ukrayna müfettişlerinin ve farklı Ukrayna kurumlarının aylarca süren özverili çalışmalar yaptığını belirtti.
Rusya suçlamalara ne tepki veriyor?
Rusya Federasyonu, Ukrayna’daki sivil altyapıya kasten saldırdığını reddediyor. Moskova, askeri faaliyetlerinin tamamının Kiev’in savaşma kabiliyetini azaltmayı amaçladığını, sivil nüfusu hedef almadığını öne sürüyor.
Moskova yönetimi, uluslararası mahkemenin savaş suçu ithamını, “Batı’nın Rusya’yı itibarsızlaştırmaya yönelik taraflı kampanyasının bir parçası” olarak değerlendiriyor.
Rusya, uluslararası mahkemenin Putin hakkındaki tutuklama emrine misilleme olarak ICC Başsavcısı Karim Khan ve diğer mahkeme yetkilileri hakkında tutuklama kararı çıkarmıştı.
Sanıklar Lahey’e getirilebilecek mi?
Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından haklarında tutuklama emri çıkarılan Putin ve diğer üç Rus yetkilinin Lahey’e getirilmesi şimdilik pek mümkün görünmüyor.
Çünkü uluslararası mahkemenin tutuklama emrini uygulayacak kendi kolluk kuvveti bulunmuyor.
Bu nedenle, Putin ve diğer üç zanlının Roma Tüzüğü’ne taraf olan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 123 üye ülkeden birine seyahat etmesi durumunda, haklarındaki yakalama emrinin uygulanması istenecek.
Seyahat sırasında taraf devletin yargı organlarının tutuklama kararı alması durumunda, Putin veya diğer isimlerin Lahey’e iadesi gündeme gelebilecek.
]]>Popşoi, Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu (ADF) 2024’te, AA muhabirine açıklamalarda bulundu.
Zorlu zamanlarda ADF gibi platformlara bölgenin ve dünyanın ihtiyaç duyduğunu belirten Popşoi, “Birçok ülkeden liderleri ve bakanlarını bir araya getirerek tartışmasını, çözüm bulmasını ve umut ediyorum ki halklarına ve bölgeye fayda sağlayacak bu çözümleri uygulamasını sağlıyor.” diye konuştu.
Popşoi, Gazze’de yaşanan acının kabul edilemeyeceğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Uluslararası hukuka güçlü bir bağlılığımız var. Bölgemizde barış ve istikrar görmek istiyoruz. Uluslararası hukuka saygı duyulmalı. Bu acıya son verilmeli, tüm mağdurlar artık acı çekmemeli. Aynı zamanda tüm kaçırılanlar serbest bırakılmalı. Tüm bunların hepsi uluslararası hukuka göre olmalı.”
“Türkiye’yle harika ilişkilerimiz var”
Türkiye ile Moldova arasındaki ilişkilere dair Popşoi, “Türkiye’yle harika ikili ilişkilerimiz var. En üst düzeyde mükemmel temaslarımız var.” ifadelerini kullandı.
Popşoi ayrıca Moldova Başbakanı Dorin Recean’ın da ülkesi adına ADF’ye katıldığını anımsattı.
Kendisinin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile görüştüğünü aktaran Popşoi, çok güçlü temele dayanan ikili bir gündem oluşturduklarını anlattı.
Popşoi, iki ülke arasında siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarında ilişkileri geliştirdiklerini ve bunun çok önemli olduğunu vurgulayarak, “Türkiye’nin daha görünür olmasını istiyoruz. Türkiye’yi, vizyonunu ve bölgede istikrar ve etkileşimi artıran barış aktörü olarak katılımını takdir ediyoruz. Türkiye’yle daha fazla işbirliği yapmak için sabırsızlanıyoruz.” dedi.
Dışişleri Bakanı Fidan’ı Moldova’ya davet ettiğini kaydeden Popşoi, böylece Moldova ve Türkiye halklarının yararına olacak şekilde ilişkileri daha güçlü ilerletmeye devam edebileceklerini söyledi.
“Ukrayna sayesinde güvendeyiz”
Popşoi, Ukrayna-Rusya Savaşı konusunda, bölgede hala stresin devam ettiğine işaret ederek, “Şükürler olsun ki Ukrayna halkının ve ordusunun cesareti, fedakarlığı ve kararlılığı sayesinde güvendeyiz. Ukrayna kuvvetli olduğu ve Ukrayna için dayanışma güçlü kaldığı sürece, Ukrayna halkının cesareti ve fedakarlığı sayesinde güvendeyiz.” değerlendirmesinde bulundu.
Ukrayna’yı, toprak bütünlüğünü ve egemenliğini yapabilecekleri en iyi şekilde desteklemeyi sürdüreceklerini vurgulayan Popşoi, ADF’de Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Moldova’ya karşı “temelsiz saldırıları” olduğunu söyledi.
Popşoi, Lavrov’un söylemlerine ilişkin şu görüşlerini paylaştı:
“Demokrasi hakkında bize ders vermesi ironik çünkü Rusya gibi bir ülke kesinlikle Moldova dahil, hiç kimseye demokrasi hakkında ders veremez. Moldova’da siyasi tutuklular yok, vatandaşlarımız tüm demokratik haklarına, demokratik seçimlere sahipler ve maalesef Rusya’da her gün kendi hükümetlerinden memnuniyetsizliğini dile getiremeyen vatandaşların acısını görüyoruz ve bu kişilerin sonu ya hapis ya da hapiste öldürülme oluyor.”
Bu tür “sözlü saldırıların” yardımcı olmadığını kaydeden Popşoi, “Bu, önemli uluslararası aktörlerin sorumluluk sahibi bir davranışı değil. Bu tür saldırının devam etmemesini şiddetli tavsiye ediyoruz. Kremlin’in iç politikamıza müdahale etme girişimleri de durmalı. Bu bizim güçlü duruşumuz.” diye konuştu.
Moldova AB üyeliği müzakereleri için hazırlanıyor
Popşoi, Moldova’nın Avrupa Birliği (AB) üyeliği sürecine dair, ülkesinin hızla aşama katettiğini belirterek, ülkesinde demokratik standartları güçlendirecek reformlar yaptıklarını ve kurumlar inşa ettiklerini anlattı.
Müzakerelere başlamadan önce değerlendirme sürecinde olduklarını aktaran Popşoi, yapılan düzenlemelerin süreçte etkili olmasını ve sonraki aşamaya geçebilmeyi umduklarını dile getirdi.
Popşoi, bu yıl ayrıca referandum yapılacağını hatırlatarak, çoğunluğun Moldova’nın barışçıl ve demokratik Avrupa geleceğini desteklediğinden emin olmak için çok çalışacaklarının altını çizdi.
“Transdinyester ve Gagavuz’da durum istikrarlı”
Moldova’daki ayrılıkçı Transdinyester bölgesi ve Moldova’ya bağlı Gagavuz Özerk Yeri’nde şu anda çok istikrarlı bir durumun olduğunu belirten Popşoi, uluslararası medyada çıkan farklı haberlerin bazen kontrol edilmeden ve yetkililerden bilgi alınmadan yayıldığını söyledi.
Popşoi, “asılsız meseleler” nedeniyle biraz gerginliğin olduğunu kaydederek, “Moldova’nın Transdinyester bölgesinde olan olaylar endişeleri boşa çıkardı ve her şey gerginlik olmadan barışçıl şekilde çözüldü. İstikrar korunmaya devam edecek.” ifadelerini kullandı.
Gagavuz Özerk Yeri’nin Moldova’nın özerk bölgesi olduğunu anımsatan Popşoi, orada da durumun istikrarlı olduğuna ve bir endişe bulunmadığına işaret etti.
Popşoi, “Rusya, Moldova’daki belli bölgeleri, grupları ve siyasi partileri durumu istikrarsızlaştırmak için kullanarak durumu meşrulaştırmaya çalışıyor. Ancak vatandaşlarıma ve kurumlarımıza, Moldova demokrasisini dış müdahaleye karşı güçlü bir şekilde savunma konusunda güveniyoruz.” dedi.
Uluslararası ortaklara da barış ve istikrar aktörü olmaları konusunda güvendiklerini aktaran Popşoi, “Türkiye dahil uluslararası ortaklarımız, söylediğim gibi, bölgedeki güvenliğe katkı verenlerden. Antalya Diplomasi Forumu’nda konuştuklarımız çok önemli ve değerli. Ortaklarımıza, Moldova’da istikrarın sürdürülmesi için bize yardım sağlayacaklarına güveniyoruz.” diye konuştu.
Ayrıca AA’nın ADF’de bulunan standını ziyaret eden Popşoi, ajansın “Kanıt” kitabını da inceleyerek bilgi aldı.
]]>***
Bu yıl 3’üncüsü düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu, geçen günlerde tamamlandı. Forum, küresel ölçekte büyük ilgi gördü. Aralarında 19 devlet lideri ve 52 dışişleri bakanının da bulunduğu 148 ülkeden yaklaşık 5 bin katılımcı foruma katıldı. Forumda sadece uygulayıcılar değil, aralarında dünyaca ünlü gazetecilerin, iş insanlarının ve hatta diplomasiyi uygulamada görme ve önde gelen politika yapıcılardan çok çeşitli küresel meseleler hakkında ilk elden bilgi alma şansına sahip olan öğrencilerin de bulunduğu çok çeşitli paydaşlar hazır bulundu. Etkinlik, Münih ve Davos gibi sadece “konuşma toplantıları” olmakla eleştirilen muadillerinin yanında tanınmış bir diplomatik buluşma olarak statüsünü sağlamlaştırmış durumda. Bununla birlikte ADF, Küresel Güney’in güçlü bir şekilde temsil edilmesi ve siyasi tartışmaların somut çözümlere dönüştürülmesi nedeniyle benzer etkinliklerden ayrılıyor.
Soykırım ve ırk ayrımcılığına karşı mücadele
Uluslararası sistemdeki sıkıntılar ışığında forum, “Krizler Döneminde Diplomasiyi Öne Çıkarmak” genel teması altında gerçekleşti. Forumda, Orta Doğu’da barış ve güvenlik, yapay zekanın diplomasideki rolü, yabancı düşmanlığı, Afrika’nın potansiyeli, Avrupa Birliği’nin (AB) güvenlik kapasitesi, sürdürülebilir kalkınma, gıda güvenliği ve hatta uzayla ilgili konular da dahil olmak üzere diğer önemli meseleler etrafında ciddi görüşmeler yapıldı. Açılış konuşmasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 21. yüzyılın, ortak beklentilerin aksine, uluslararası toplumun insanlığa karşı sorumluluklarını yerine getirmede yetersiz kaldığı bir krizler çağı haline geldiğini güçlü bir şekilde vurguladı. Gazze’de ve Orta Doğu’nun diğer yerlerinde yaşanan vahşete ve acil eylem ihtiyacına dikkati çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu tür sorunların çözümünde çok taraflı diplomasinin önemini vurguladı.
İsrail’in eylemleri forum boyunca gündemin üst sıralarında yer aldı. Özellikle Gazze temas grubu panelinde, tek taraflı üçüncü taraf müdahalesinin gelecekte daha derin sorunlar yaratacağı ve uluslararası hukuktaki yaptırım mekanizmalarının eksikliğinin saldırganları cesaretlendirmeye devam ettiği cesurca ifade edildi. Güney Afrika Dışişleri Bakanı Naledi Pandor çok sayıda panele aktif olarak katıldı.
Apartheide karşı verdiği uzun süreli mücadeleyle tanınan Güney Afrika’nın forumda güçlü bir şekilde temsil edilmesi, İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin uluslararası topluma güçlü bir mesaj gönderiyor. Türkiye ve Güney Afrika’nın İsrail’e karşı retorikten ziyade somut eylemleri savunmak konusunda ortak perspektiflere sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu mevcudiyet ortak kararlılıklarının altını çiziyor.
Forum, küresel söylemde genellikle kenara itilen seslerin yükseldiği bir platform olmaya devam etti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Batı’nın mevcut uluslararası ortamı kendi kurallarını dayatmak için kullanma çabalarına yaptığı vurgu, uluslararası yönetişim kurumlarını mevcut yapılarını yeniden gözden geçirmeye zorluyor. Macaristan Başbakanı Viktor Orban da uluslararası ilişkilerde çoğulculuğa duyulan acil ihtiyacı vurgulayan liderler arasındaydı. Macaristan’ın AB’de muhalif bir ses olarak rolünü vurgulayan Orban, Ukrayna-Rusya savaşında acil ateşkes ihtiyacının yanı sıra göç, aile ve transatlantik ilişkiler konusundaki farklı pozisyonlar konusunda kendi görüşlerini ifade etmekten asla çekinmedi.
Diyalog ve işbirliği
ADF, 2021’deki açılışından bu yana, diyalog ve işbirliği için bir sahne olması açısından önemini ortaya koymuştur. Bilindiği üzere, Ukrayna ve Rusya Dışişleri Bakanları arasındaki ilk görüşme, savaşın patlak vermesinden kısa bir süre sonra, 2022’de ADF’nin 2’nci edisyonu sırasında gerçekleşmişti. ADF, diplomasinin önündeki fiziki ve siyasi engellerin kaldırılmasındaki rolünü bu yıl da sürdürdü. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 11 devlet başkanıyla görüşmesi ve Dışişleri Bakanı Fidan’ın 32 mevkidaşıyla bir araya gelmesinin ötesinde ADF, dünyanın dört bir yanındaki yüksek gerilimli noktaların ortasında bir diplomasi platformu olarak hizmet vermeye devam ediyor.
Çad, Mali, Burkina Faso, Senegal ve Gana’dan dışişleri bakanlarını ve bakan yardımcılarını bir araya getiren Sahel bölgesi konulu panel özellikle önemliydi. Siyasi konulardaki farklı görüşlerine rağmen bu Afrikalı üst düzey diplomatlar, Afrika’nın sorunlarını ele almada açıkça etkisiz kalan dış müdahaleleri, yerel gerçeklerin göz ardı edilmesini ve Afrika’nın sahiplenilmemesini eleştirdiler. Bu bakış açısı, Fidan’ın bölgesel sahiplenmeyi vurgulayarak küresel ilişkilere farklı yaklaşımlar getirme çağrısıyla örtüşüyor. Fidan ayrıca forumu çeşitli dünya görüşlerini barındıran bir platform olarak tanımladı. ADF’nin rolüne ilişkin bu görüş, önümüzdeki yıllarda her zamankinden daha da geçerli olacak gibi görünüyor.
[Doç. Dr. Ali Onur Tepeciklioğlu, Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir. “Afrika’da Türkiye” kitabının eş editörüdür: Routledge tarafından yayınlanan “Turkey in Africa: A New Emerging Power?” kitabının eş editörüdür.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te, moderatörlüğünü TRT World sunucularından Alican Ayanlar’ın üstlendiği panele Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, İslam İşbirliği Teşkilatı İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) Genel Direktörü Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Prof. Dr. Şahin Mustafayev, Uluslararası Türk Kültür ve Miras Vakfı Başkanı Aktoty Raimkulova katıldı.
Panelde konuşan IRCICA Genel Direktörü Prof. Dr. Kılıç, eğitimin uluslararası ilişkilerde insan kalitesinin rolünü belirlemedeki önemine dikkati çekerek, “Eğitim dediğimiz şey, eğitim felsefecilerinin de dediği gibi plansız bir şey değildir.” diye konuştu.
Kılıç, “İnsanın iç eğitimi onun dış eğitiminin de beraberinde kalitesini de yükseltecektir.” şeklinde konuşarak, iç eğitimin ilkokuldan başlamak üzere bütün insanlığa öğretilmesi gerektiği kanaatinde olduğunu söyledi.
Öğrencilerin yalnızca “yüksek IQ odaklı alanlara” endekslenmemesi gerektiğini belirten Kılıç, duygusal zekanın ihmal edilmemesi gerektiğinin altını çizdi.
“Uluslararası öğrencilerin farklılıklarının, ülkemizin zenginliği olduğunu düşünüyoruz”
YÖK Başkanı Özvar da eğitim ve kültürün ülkeler arası dayanışmayı güçlendirebileceğine dikkati çekerek, bu alanda işbirliğinin toplumlar arasında dostça ilişkiler kurulması konusunda gelecek vadettiğini ifade etti.
Türkiye’deki uluslararası öğrencilere ilişkin konuşan Özvar, “Uluslararası öğrencilerin çeşitliliğinin, ülkemizin zenginliği olduğunu düşünüyoruz. Biz de onlardan öğreniyoruz.” dedi.
Özvar, kültürel yakınlığı olan ülkelerle işbirliği ve yakın ilişkiler kurulmasının “daha kolay” olduğunu kaydederek, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan gibi Türk devletleriyle ilişkilerin, kültürel, bilimsel ve teknolojik etkileşimleri etkilediğini vurguladı.
Yükseköğretim konusunda bilim diplomasisi alanında çalıştıklarını söyleyen Özvar, bu yaklaşımın yalnızca “bir öncelik değil aynı zamanda uluslararası işbirliklerini zenginleştiren yeni bir bakış açısı” olduğunun altını çizdi.
“Kültür, insanları birleştirir, bütünleştirir”
Uluslararası Türk Kültür ve Miras Vakfı Başkanı Raimkulova ise kültür ve eğitimin ulusların gelişimi ve refahı konusunda belirleyici iki faktör olduğunu ve zengin tarih ve kültürel mirası olan Türk devletleri için bu faktörlerin önemini vurguladı.
Raimkulova, Türk devletlerinin ortak köken, dil ve zengin kültürel miraslarının olduğunu kaydederek, “Kültür, insanları birleştirir, bütünleştirir.” dedi.
Türk Kültür ve Miras Vakfının misyonunun, söz konusu Türk kültürel mirasını uluslararası alanda korumak, tanıtmak, araştırmak olduğunu, bu alanda çalışmalar yaptıklarını aktaran Raimkulova, Kazakistan’ın başkenti Astana’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Devlet Başkanları Konseyi 10. Zirvesi’nde Türk devletlerinin, dayanışmayı güçlendirme ve işbirliğini derinleştirme alanında bağlılıklarına işaret etti.
Bölgesel işbirliklerinde kültür, eğitim ve bilimin yeri
Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Şahin Mustafayev de Antalya Diplomasi Forumu’nun, mevcut bölgesel ve küresel konularda diyalogların yürütülmesi için temel platformlardan biri olduğunu ifade etti.
Mustafayev, mevcut dönemde bölgesel işbirliği girişimlerinin, kargaşalı dönemlerde diplomasinin gelişmesine ilişkin rolüne dikkati çekerek, bölgesel işbirliklerinde kültür, eğitim ve bilim aracılığıyla barışçıl ilişkiler kurulmasının önemini vurguladı.
Siyasilerin, diplomatik faaliyetlerinde stratejilerinin önemli bir parçası olarak kültür, bilim ve eğitimi öncelemesi gerektiğini belirten Mustafayev, Türk devletlerinin ortak kültürel miraslarının korunması konusunda bölgesel işbirliğinin öneminin de altını çizdi.
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu ve Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te, moderatörlüğünü Ayhan İncirci’nin üstlendiği “Uzay Diplomasisi: Yeni Fırsatlar Keşfetmek” paneline Türkiye Uzay Ajansı (TUA) Başkanı Yusuf Kıraç, Türkiye’nin ilk astronotu Alper Gezeravcı, Asya Pasifik Uzay İşbirliği Örgütü (APSCO) Genel Sekreteri Yu Çi, Uluslararası Uzay Federasyonu (IAF) Genel Müdürü Christian Feichtinger ve eski Belçika Senatosu Üyesi ve Switch to Space Başkanı Dominique Tilmans katıldı.
Gezeravcı, panelde, uzay diplomasisinin önemine dikkati çekerek, “Dünyanın farklı alanlarında ne tür krizler olursa olsun, ne tür çatışmalar ve anlaşmazlıklar yaşanırsa yaşansın, uzay her zaman birleştirici bir platform olmuş, insanların çabalarını iyi bir sonuca dönüştürmüştür.” dedi.
Uzay yolculuğunu başarıyla tamamlayıp 9 Şubat’ta dünyaya dönen Gezeravcı, “Çok şükür ki 7 ulusu ve 9 milleti tek bir platformda bir araya getiren, sadece bir araya getirmekle kalmayıp onlara birlikte çalışmak ve insanlığın geleceğine katkıda bulunmak için çok iyi bir şans veren büyük misyonun bir parçası olduk.” diye konuştu.
“Bu önemli misyon bize, çocuklarımıza hayal kurma fırsatı verdi. Türkiye çocuklarına ve aynı zamanda Türkiye’yi rol model olarak gören diğer ülkelerin çocuklarına da kendilerine ve potansiyellerine güvenme imkanı verdi.” diyen Gezeravcı, “Çocukken film ve belgesellerde uzayla ilgili bir şey gördüğümde, kendime, ‘Bu rüya diğer uluslara ve diğer ulusların çocuklarına ait.’ derdim. (Uzay misyonu), Türk çocuklarına hayallerinin önünde hiçbir sınır olmadan potansiyellerini yerine getirmelerini sağlıyor.” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin ilk astronotu, “Gençler, bu alandan sakın korkmayın, harika potansiyelinizi uzay alanına da yansıtmaktan sakın çekinmeyin. Uzay endüstrisi büyüyor, kendinizi bunun bir parçası haline getirin ve buraya imzanızı atın.”çağrısı yaptı.
“Uzayla alakalı gelişen ve değişen bir trend var olduğunu söyleyen Gezeravcı, “Tüm dünyada yatırımlar artıyor. Bu alanda yapılan çalışmalar ve katılımcı ülkeler burada bir çalışma imkanı buluyor. Bizim ülkemizin uzayda bir yer hak ettiğini her zaman düşünmüştüm. Uzayla alakalı faaliyetlere katılmayı hak ediyoruz. Uzay alanında çok ciddi bir potansiyelimiz var. Türk vatandaşlarıyla her zaman gurur duydum. Pratik zekamızla, çözümlerimizle büyük potansiyelimiz var. Bırakın çocuklarımız bizim başlattığımız bu yolda yürüsünler.” diye konuştu.
Türkiye’nin yaş ortalaması genç nüfusa sahip olduğunu belirten Gezeravcı, genç nesillerin uzay alanında gerçekleştirilecek her türlü gelişmenin parçası olmasını dört gözle beklediğini dile getirdi.
Türkiye’nin uzay alanındaki uluslararası ortaklığa aktif şekilde katıldığına vurgu
TUA Başkanı Kıraç ise Türkiye’nin uzay alanındaki uluslararası ortaklığa aktif şekilde katıldığını ve bu alanda işbirliği yapmaya da kararlı olduğunu belirtti.
Gezeravcı’nın uzay misyonu sırasında diplomatik ilişkiler de yürüttüğünü belirten Kıraç, “Uzay keşfi ve teknolojik gelişmelere karşı daha kapsayıcı bir yaklaşım kullanmayı amaçlıyoruz. İşte bu noktada eğitim, vizyonumuzun temel taşıdır.” değerlendirmesinde bulundu.
Kıraç, 2023’de düzenlenen uzay kampına Türk devletlerinden 100’den fazla gencin geldiğini ve bu yıl da düzenlenmesi planlanan kampa Türk devletlerinden gençlerin katılımını beklediğini ifade etti.
TUA’nın geleceği şekillendirmekte önemli rol oynamak istediğini ifade eden Kıraç, “Küresel uzay sektörü için daha eşitlikçi ve umut verici bir gelecek inşa etmeye inanıyoruz.” dedi.
Havacılık, uzay ve teknoloji festivali TEKNOFEST’e 2023’de 4,5 milyon kişinin katıldığını ifade eden Kıraç, bu yüzden festivalin Türkiye’deki genç girişimciler için çok önemli olduğunun altını çizdi.
Kıraç, “TEKNOFEST Türkiye’nin ilk uzay ve teknoloji festivali olarak, pek çok partner ile birlikte ülkedeki teknolojinin gelişmesinde nemli rol oynadı.” şeklinde konuştu.
TUA Başkanı Kıraç, geçen yıl İstanbul, İzmir ve Ankara’da düzenlenen festivalin, bu yıl da Adana’da düzenleneceğini sözlerine ekledi.
Türkiye uzay alanında “olağanüstü bir rol model ve örnek”
IAF Genel Müdürü Feichtinger, uzayı, “dostane ilişkileri olmayan ülkelerin bile bir araya gelebildiği, bilgi alışverişinde bulunabildiği ve ortaklıklar kurabildiği ortak bir payda” olarak değerlendirdi.
Antalya’nın 2026’da ev sahipliği yapacağı Uluslararası Uzay Kongresi’ne değinen Feichtinger, “2026’da Antalya’ya tekrar gelerek uzayın diplomasi için çok etkili bir araç olduğunu göstermekten büyük heyecan duyuyoruz.” dedi.
Feichtinger, birkaç yıl öncesine kadar uzayın, sadece “uzay ülkeleri” olarak adlandırılan ülkelere mahsus bir alan olduğunu söyledi.
“Türkiye birkaç yıl içinde bir uzay ajansı kurarak, uzay stratejisi oluşturarak ve bir insanlı uzay uçuşu programı geliştirerek gerçekten uzayı gelişimlerinin odağı oldu.” diyen Feichtinger, Türkiye’yi uzay alanında “olağanüstü bir rol model ve örnek” olarak gösterdi.
Feichtinger, Türkiye’nin gelecekte Ay’a gitmek için gerçekten iddialı planları olduğuna dikkati çekti.
Uzay, “uluslararası işbirliği ve çalışma için mükemmel bir alan”
Tilmans da uzayın herkese ait olduğunu, bu yüzden ekonomik veya teknolojik gelişmesine bakılmaksızın uzaydan herkesin faydalanması gerektiğini belirtti.
Uzayı “uluslararası işbirliği ve çalışma için mükemmel alan” olarak tanımlayan Tilmans, tüm kurum ve kuruluşları, uzayı, uzay dışı sektör arasındaki diyaloğu teşvik etmek için köprü olarak kullanmaya davet etti.
Tilmans, uzay alanındaki gelişimlerin yeni işler ve yeni iş fırsatları yarattığını, bunun gelecekte küresel ekonomi üzerinde çok büyük etkisi olacağını kaydetti.
APSCO Genel Sekreteri Yu da, uluslararası uzay işbirliğine dikkati çekerek, uzay diplomasisinin ülkeler arasındaki kardeşliği ve yardımlaşmayı artıracağını ifade etti.
Yu, havacılık ve uzay alanında, özellikle genç elemanlara yönelik geleceğin parlak olacağını belirtti.
]]>Erdoğan, NEST Kongre Merkezi’nde düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu’nun resmi açılışında yaptığı konuşmada, Uluslararası Adalet Divanının, İsrail’in soykırımı önlemesi yönünde aldığı ihtiyati tedbir kararı ortada olmasına rağmen, Netanyahu yönetiminin işgal, yıkım ve katliam politikalarını dün olduğu gibi pervasızca sürdürebildiğini anlattı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“İsrail’e ilk günden beri koşulsuz destek veren Batılı güçler ise ‘tazıya tut, tavşana kaç’ diyen ikiyüzlü politikalarıyla dökülen kana ortak oluyor. Sözler eylemle desteklenmedikçe ne Filistin’deki zulmü durdurmak ne de uluslararası sisteme güveni yeniden inşa etmek mümkündür. Uluslararası toplum, Filistin halkına olan borcunu ancak Filistin devletinin kurulmasıyla ödeyebilir. Bunun için 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi bütünlüğü haiz Filistin devletinin teşekkülü şarttır.”
“Uluslararası toplumu, Gazze’ye ve Filistin davasına sahip çıkmaya davet ediyorum”
“Bu maksatla garantörlüğü de içerecek şekilde sorumluluk almaya Türkiye olarak hazır olduğumuzu belirttik.” diyen Erdoğan, şöyle devam etti:
“Gelecekte de Filistinli kardeşlerimize gereken desteği verecek, Gazze’nin yeniden toparlanmasına da elimizden gelen katkıyı sağlayacağız. Buradan bir kez daha uluslararası toplumu, Gazze’ye ve Filistin davasına samimiyetle sahip çıkmaya davet ediyorum. Dünyanın dört bir yanında hemen her hafta meydanları dolduran, zulmü lanetleyen, tüm baskılara rağmen gerçekleri cesaretle dile getiren tüm Filistin dostlarına şükranlarımı sunuyorum. Forumumuzun, bir daha benzer katliamların yaşanmaması için neler yapabileceğimiz noktasında verimli tartışmalara vesile olmasını diliyorum.”
Dünya genelinde etkili olan olumsuzluklara rağmen Türkiye Yüzyılı hedefleri doğrultusunda kararlılıkla ilerlediklerini anlatan Erdoğan, Balkanlar’ı bölgesel sahiplenme ve birliği temelinde barış, istikrar ve refahın hakim olduğu bir coğrafya olarak gördüklerini söyledi.
Kıbrıs Türk halkının müktesep hakları olan egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün tescili için çabaları yoğunlaştırdıklarını kaydeden Erdoğan, Orta Asya ile ekonomiden enerjiye, eğitimden kültüre, ulaşımdan savunma sanayine işbirliğinin güçlendiğine dikkati çekti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk Devletleri Teşkilatı aracılığıyla Türk dünyasının birlikte daha güçlü kılınmasına yönelik çalışmaları sürdürdüklerini belirtti.
Karabağ’ın 30 yıllık işgalinin sona ermesiyle Ermenistan ile başlatılan normalleşme sürecini Azerbaycan ile yakın eşgüdüm içerisinde sürdürmeye devam edeceklerini aktaran Erdoğan, “Köklü bağlarımızın olduğu Afrika kıtasıyla ve Latin Amerika ülkeleriyle işbirliğimizi karşılıklı saygı temelinde daha da ilerleteceğiz. ‘Dünya 5’ten büyüktür ve daha adil bir dünya mümkün’ şiarıyla çalışmaktan geri durmayacağız.” diye konuştu.
Forumdan notlar
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, salona eşi Emine Erdoğan ve beraberindeki devlet ve hükümet başkanları ile girdi.
Antalya Diplomasi Forumu’na özel hazırlanan videoda, İsrail’in Gazze’deki katliamları, Rusya-Ukrayna savaşı, küresel iklim krizi, açlık, kuraklık ve doğal afetlere dikkati çekildi.
Videoda, küresel sorunlar ve sınamalar karşısında diplomasinin önemi vurgulandı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüttüğü lider diplomasisinden kesitler yer aldı.
(Bitti)
]]>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Antalya Diplomasi Forumu’nda; “Sözler eylemle desteklenmedikçe, ne Filistin’deki zulmü durdurmak, ne de uluslararası sisteme güveni yeniden inşa etmek mümkündür. Uluslararası toplum, Filistin halkına olan borcunu ancak Filistin devletinin kurulmasıyla ödeyebilir. Bunun için 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan, bağımsız, egemen ve coğrafi bütünlüğü haiz Filistin Devleti’nin teşekkülü şarttır” dedi.
Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu, “Krizler döneminde diplomasiyi öne çıkarmak” temasıyla bugün başladı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Forum’un açılış konuşmasını yaptı. Fidan’ın ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan katılımcılara seslendi. Erdoğan şunları kaydetti:
“6 Şubat 2023’te yaşadığımız asrın felaketi nedeniyle forumumuzu geçtiğimiz yıl iptal etmek durumunda kalmıştık. Ülkemizin 11 ilini ve 14 milyon vatandaşımızı etkileyen 53 binden fazla canımızı yitirdiğimiz deprem felaketinin yaralarını hızla sarıyoruz. Bu zorlu süreçte dost ve kardeş ülkelerden gördüğümüz maddi manevi desteği burada özellikle ifade etmek isterim. Dünyanın neresinde olursa olsun acımızı yürekten paylaşan dayanışma ve desteklerini esirgemeyen dostlarımıza bir kez daha ülkem ve milletim adına şükranlarımı sunuyorum.
“21’İNCİ YÜZYIL BİR BUHRANLAR ÇAĞINA DÖNÜŞMEKTEDİR”
Karşı karşıya olduğumuz gerçeklik şudur: Refah, huzur, barış ve özgürlük asrı olmasını umduğumuz 21’inci yüzyıl; beklentilerin tam aksine giderek bir buhranlar çağına dönüşmektedir. Herkesin diline pelesenk ettiği kural temelli uluslararası düzen, anlamını ve ağırlığını kaybetmekte, bir slogandan öteye geçememektedir.
Pek çok ülkenin son 5-10 yılda yüzleştiği terör tehdidiyle biz tam 40 yıldır mücadele ediyoruz. DEAŞ ile sahada göğüs göğüse mücadele edip bu örgütü bozguna uğratan yegane NATO müttefikiyiz.
Düzensiz göç meselesinde zaten 12 yıldır ciddi baskı altındayız. Çatışmalardan ve terör örgütlerinin baskılarından kaçan yaklaşık 4 milyon sığınmacıya ev sahipliği yapıyoruz.
Türkiye’nin hiçbir hadiseyi uzaktan seyretme veya görmezden gelme lüksü yoktur. Sorumluluk sahibi bir ülke olarak; doğru bildiklerimizi cesaretle söylemek, hem kendi insanımıza, hem de tüm insanlığa karşı görevimizdir.
Diklenmeden dik durabilmek için milli onurumuzu, bekamızı, milletimizin hak ve hukukunu koruyabilmek için her türlü adımı attık. Ekonomide ülkemizi yılda ortalama yüzde 5,5 oranında büyüttük. Milli gelirimizi 238 milyar dolardan, tam 5 kat artışla, 1 trilyon 118 milyar dolara yükselttik. Ülkemizi satın alma paritesine göre milli gelir sıralamasında dünyada 11’inci sıraya çıkarttık.
Geçtiğimiz hafta beşinci nesil savaş uçağımız KAAN’ın da ilk uçuşunu başarıyla yapmasıyla, artık bu alanda farklı bir lige yükseldik. Dışişlerinde 163 olan temsilcilik sayımız, bugün itibarıyla 261’e çıktı. Dünyanın en geniş diplomasi ağına sahip üçüncü ülkesiyiz.
“TÜRKİYE HER ALANDA AKTİF, DİRAYETLİ, VİCDANLI MÜESSES BİR GÜÇ OLARAK ÖNE ÇIKMAKTADIR”
Bugün büyük bir gururla ifade etmek isterim ki Türkiye; Hem Batı ile hem Doğu ile kazan-kazan temelinde ilişkiler kurabilen, Ukrayna-Rusya arasındaki savaşta hakkaniyetli bir tutum benimseyen, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği içinde olup, dünyanın dört bir yanıyla güçlü ticari ilişkiler geliştirebilen, hiçbir ayrım yapmadan mazluma, mağdura ve ihtiyaç sahibine el uzatan,
bekası tehlikeye girdiğinde sahada her türlü tedbiri süratle alabilen, velhasıl her alanda aktif, dirayetli, ilkeli, vicdanlı müessir bir güç olarak öne çıkmaktadır.
Üçüncü yılına giren Ukrayna krizinde, Antalya’daki buluşmayla başlayan, İstanbul Süreci ile bir üst seviyeye çıkan barış umutları, maalesef, gerekli destek verilmediği için akim kaldı. On binlerce insanın hayatını kurtaracak, yaşanan acının, yıkımın önüne geçecek tarihi bir fırsat heba edildi, daha doğrusu sabote edildi. Ancak kural temelli uluslararası düzenin iflas bayrağını asıl çektiği yer Gazze olmuştur.
“GAZZE’DE YAŞANANLAR BİR SOYKIRIM GİRİŞİMİDİR”
Gazze’de yaşananlar kesinlikle bir savaş değildir; bir soykırım girişimidir. Çünkü savaşın bile uyulması gereken bir ahlakı, adabı ve hukuku vardır. Ana kucağındaki yavruları açlığa ve susuzluğa mahküm eden; hastaneleri, kiliseleri, camileri, okulları, üniversiteleri, mülteci kamplarını, ambulansları bombalayan dün olduğu gibi gıda yardımı almak için sırada bekleyen sivilleri kalleşçe, onursuzca hedef alan bir barbarlıktan bahsediyoruz.
Bölgeye gönderdiğimiz 37 bin tona varan insani yardımlara, küresel ölçekte yürüttüğümüz tüm diplomatik temaslara, refakatçileri dahil 900’den fazla Gazzeli hastayı ülkemize getirmemize rağmen, bunun mahcubiyetini iç dünyamızda halen yaşıyoruz. Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in soykırımı önlemesi yönünde aldığı ihtiyati tedbir kararı apaçık ortadayken, Netanyahu yönetimi işgal, yıkım ve katliam politikalarını pervasızca sürdürebiliyor. İsrail’e ilk günden beri koşulsuz destek veren Batılı güçler ise ‘tazıya tut, tavşana kaç’ diyen ikiyüzlü politikalarıyla dökülen kana ortak oluyor.
Sözler eylemle desteklenmedikçe, ne Filistin’deki zulmü durdurmak, ne de uluslararası sisteme güveni yeniden inşa etmek mümkündür. Uluslararası toplum, Filistin halkına olan borcunu, ancak Filistin devletinin kurulmasıyla ödeyebilir. Bunun için 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan, bağımsız, egemen ve coğrafi bütünlüğü haiz Filistin Devleti’nin teşekkülü şarttır. Bu maksatla, garantörlüğü de içerecek şekilde sorumluluk almaya Türkiye olarak hazır olduğumuzu belirttik.”
]]>
Çeşitli programlara katılmak için Kastamonu’ya gelen Tunç, ilk olarak Kastamonu Valisi Meftun Dallı’yı makamında ziyaret etti.
Valilikte açıklamada bulunan Tunç, İsrail’in 7 Ekim 2023’ten beri insanlık suçu işlediğini söyledi.
Filistinlilere yönelik soykırım yapıldığını dile getiren Tunç, şunları kaydetti:
“Bu konuda Uluslararası Adalet Divanında İsrail’in Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesi’ni ihlal ettiği gerekçisiyle açılan bir dava da söz konusu. Bu davada mahkeme tedbir kararı verdi. Maalesef İsrail bugüne kadar, bir asırdır zaten uluslararası hukuka uymuyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun ve diğer uluslararası sözleşmeler ve uluslararası kuruluşların kararlarının hiçbirine bugüne kadar uymayan bir devlet.”
İsrail’in saldırılarında 30 binden fazla Filistinlinin hayatını kaybettiğini belirten Tunç, şöyle devam etti:
“Bunun yüzde 70’i kadın ve çocuklardan, masumlardan oluşuyor. Filistin’de, Gazze’de hastaneler bombalandı, okullar bombalandı, mülteci kampları bombalandı. Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı, artık bir an önce soykırım, savaş suçu nedeniyle soruşturmayı tamamlayıp oradaki katliamı gerçekleştiren yöneticilerle gerçek kişilerle ilgili dava açmalı. Çok geç kalındı. Uluslararası Adalet Divanında geçtiğimiz günlerde alınan tedbir kararı maalesef uygulanmıyor. İsrail mahkeme kararını tanımıyor. Dünkü katliam da bunu gösteriyor. O nedenle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin acilen toplanması ve bu konuda gereken kararı alması gerekir.”
Türkiye’nin akan kanın durdurulması için bölgede yaptığı girişimlerin devam ettiğini kaydeden Tunç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İsrail bugüne kadar bir devlet olarak hareket etmedi. Adeta bir örgüt gibi hatta bir terör örgütü gibi hareket ediyor. Çocukları, kadınları açlıktan korumak için orada yardım bekleyen Filistinlilerin üzerine bomba yağdıran bir devlet olamaz. Bu ancak terör örgütü işidir. Dolayısıyla insanlık vicdanında İsrail mahkumdur. Uluslararası Adalet Divanının tedbir kararının bir an önce uygulanması ve hayata geçirilmesi, orada bir an önce ateşkesin sağlanması gerekir.”
Bölgede sürekli bir çözümün sağlanması gerektiğini vurgulayan Tunç, “Artık bağımsız Filistin devletinin 1967 sınırları çerçevesinde kurulması vakti çoktan gelmiştir. Biz orada bağımsız bir Filistin devletinin kurulması, Filistinlilerin hakkının uluslararası arenada korunması çağrısını hep yinelemeye devam edeceğiz.” diye konuştu.
Tunç, 8. Yargı Paketi hakkında bilgi verdi
TBMM Genel Kurulunda görüşmeleri süren 8. Yargı Paketi olarak bilinen teklife ilişkin değerlendirmelerde bulunan Tunç, 43 maddeden oluşan paketin yargı hizmetlerinde etkinliğin artırılmasını amaçladığını ifade etti.
Pakette suç ve terörle etkin mücadele noktasında önemli gördükleri maddeler olduğunu aktaran Tunç, şu bilgileri verdi:
“Yine kişisel verilerin korunması ile ilgili, vatandaşlarımızın özellikle küresel şirketler üzerinden alışveriş noktasında, internet alışverişi, tüm bunlarda tabii ki kişisel verilerin hassasiyetle korunmasını gerektiriyor. Vatandaşlarımızın kişisel verilerinin yurt dışına aktarılması noktasındaki özellikle sorumlulukları belirleyen, o şirketlere veri sorumluluğu ve cezai müeyyidelerini belirleyen önemli düzenlemeler var. Türk Ceza Kanunu’nun hem adi örgütler bakımından hem suç örgütleri bakımından hem de terör örgütleri bakımından 220 ve 314’üncü maddeleri var. O maddelerde ‘Örgüt üyesi olmamakla beraber, örgüt adına suç işleyen kişi, örgüt üyesi gibi cezalandırılır’ hükmü vardı. Anayasa Mahkemesi bunu iptal etti. Bu iptal sonrasında yasal düzenlemeyi gerçekleştirmek gerekiyordu. Çünkü burada terörle mücadelede bir rehavetin olmaması lazım. O anlamda TBMM’de milletvekillerimiz de duyarlı davrandılar ve o maddenin bir an önce düzenlenmesiyle ilgili teklifi Genel Kurulun gündemine getirdiler. Orada terör örgütüne üye olmamakla beraber, örgüt adına suç işleyenlerin cezasını yeniden belirliyoruz. Terörle mücadelede kararlıyız. Terörün her türlüsüyle mücadele noktasında, suç örgütlerinin temizlenmesi noktasındaki kararlığımızı da yasal düzenleme bakımında da uygulama bakımından da sürdürmekte kararlıyız.”
Pakette Anayasa Mahkemesine gitmeden Adalet Bakanlığındaki tazminat komisyonuna başvuruları düzenleyen bir madde olduğunu dile getiren Tunç, “Anayasa Mahkemesinde uzun süren tazminat talepleri yerine, daha kısa yoldan hakkına kavuşması noktasında önemli bir düzenleme. Seçimden sonra da 9. Yargı Paketi’ni gündeme getireceğiz. Orada da yargının hızlandırılmasına yönelik, Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan cezasızlık algısını ortadan kaldırmaya ve suçla mücadeleye yönelik önemli tekliflerimiz, düzenlememiz olacak ve milletvekillerimizin takdirlerine sunacağız.” ifadelerini kullandı.
(Sürecek)
]]>Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, bir dizi programa katılmak için Kastamonu’ya geldi. Bakan Tunç’un ilk durağı Kastamonu Valiliği oldu. Kastamonu Valisi Meftun Dallı’yı makamında ziyaret eden Bakan Tunç, yürütülen çalışmalarla ilgili bilgi aldı. Daha sonra basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Bakan Tunç, İsrail’in dün yardım bekleyen Filistinlilere saldırısı ile ilgili açıklamalarda bulundu.
“Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısının bir an önce soykırım, savaş suçu ve saldırı suçu sebebiyle soruşturmayı tamamlaması lazım”
Uluslararası Adalet Divanının tedbir kararı ile ilgili çağrıda bulunan Tunç, “İsrail, 7 Ekim’den bu yana insanlık suçunu işlemeye devam ediyor. Orada bir soykırım suçu işleniyor. Uluslararası Adalet Divanında İsrail’in soykırımın önlenmesi sözleşmesini ihlal ettiği gerekçesi ile açılan bir dava da söz konusu. Bu davada mahkeme tedbir kararı verdi. Maalesef İsrail bugüne kadar, bir asırdır zaten uluslararası hukuka uymuyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin, Genel Kurulunun ve diğer uluslararası sözleşmeler ve uluslararası kuruluşların kararına uymayan bir devlet. Aslında dün de bütün dünyayı ayağa kaldırması gereken, bütün uluslararası kuruluşları harekete geçirmesi gereken bir katliamla karşı karşıya kaldık. Maalesef, İsrail 7 Ekim’den bu yana sivillerin üzerine bomba yağdırıyor. 30 binden fazla Filistinli şehit edildi. Bunun yüzde 70’i kadın ve çocuklardan oluşuyor. Bir insanlık dramı yaşanıyor. Hastaneler, okullar, mülteci kampları bombalandı. En son yardım için sırada bekleyen ve o yardım malzemelerini almak için, çocuklarını doyurmak için bekleyen 100’den fazla Filistinlinin üzerine bomba yağdırılarak bir katliam gerçekleştirildi. Sadece bu olay bile oradaki suçun, insanlık suçlarının en önemli delilidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısının bir an önce soykırım, savaş suçu ve saldırı suçu sebebiyle soruşturmayı tamamlaması lazım. 2019 yılından bu yana devam eden ve 7 Ekim’den sonra bürün dünyanın gözü nünde bir katliam gerçekleştiriliyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısının da bir an önce oradaki katliamı gerçekleştiren yöneticilerle ilgili, gerçek kişilerle ilgili dava açma durumuna artık geç bile kalındı, bir an önce açması lazım” dedi.
“İnsanlık vicdanında İsrail mahkumdur”
“Uluslararası Adalet Divanında geçtiğimiz günlerde alınan tedbir kararı maalesef uygulanmıyor” ifadelerine yer veren Tunç, “İsrail mahkeme kararını tanımıyor, dünkü katliam da bunu gösteriyor. O nedenle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin acilen toplanması ve bu konuda gereken kararı alması gerekiyor. Bütün dünyanın da tepki göstermesi gerekiyor. Türkiye olarak başından beri Cumhurbaşkanımız, bölge liderleri ile kurduğu temaslarla, Dışişleri Bakanımızın yoğun diplomasi temaslarıyla bu akan kanın durması noktasında gayretlerimiz devam ediyor. Türkiye olarak Filistinli mazlumları savunmaya devam edeceğiz. İsrail maalesef bugüne kadar bir devlet gibi hareket etmiyor, bir örgüt gibi, hatta bir terör örgütü gibi hareket ediyor. Dünkü yardım bekleyen çocukları, kadınları açlıktan korumak için sırada bekleyen Filistinlilerin üzerine bomba yağdıran bir devlet olamaz. Bu ancak terör örgütünün işidir. İnsanlık vicdanında İsrail mahkumdur. Ama Uluslararası Adalet Divanının tedbir kararını uygulaması ve hayata geçirmesi, orada bir ateşkes ilan edilmesi gerekiyor. Bu sorunun kalıcı olarak çözülmesi için Türkiye’nin sürekli dile getirdiği, Uluslararası Adalet Divanında en son yapılan görüşmelerde Türkiye adına Dışişleri Bakanımızın da ifade ettiği gibi artık Filistin Devleti’nin 1967 sınırlarında kurulması vakti çoktan gelmiştir. Biz bağımsız Filistin Devleti’nin kurulması ve Filistinlilerin hakkının uluslararası arenada korunması noktasındaki çağrımızı yenilemeye devam edeceğiz” diye konuştu. – KASTAMONU
]]>Dağlıoğlu, İngiltere’nin başkenti Londra’daki temasları kapsamında Kraliçe 2. Elizabeth Konferans Merkezi’nde düzenlenen ve dünyanın “yumuşak güç” temasıyla gerçekleştirilen en önemli etkinlikleri arasında gösterilen “Küresel Yumuşak Güç Zirvesi 2024″e ana konuşmacı olarak katıldı ve sunum yaptı.
Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkanı Dağlıoğlu, İngiltere, İsviçre, Yeni Zelanda başta olmak üzere dünya çapında 100’den fazla ülkeden üst düzey katılımcıların yer aldığı etkinlikte, Türkiye’deki yatırım potansiyelinin yanı sıra yatırım diplomasisi kapsamında yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi.
Türkiye ekonomisinin istikrarlı büyümesine ve dayanıklı yapısına vurgu yaparak sunumuna başlayan Dağlıoğlu, Türkiye’nin son 20 yılda bölgesinde en yüksek yoğunlukta uluslararası yatırım çeken ülke olduğunun altını çizdi.
Dağlıoğlu, sağlıklı ve güçlü ekonomik sistem için uluslararası doğrudan yatırımların taşıdığı öneme işaret ederek, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisinin tarihi, kuruluş aşamaları ve uluslararası yatırımcıların Türkiye’de çalışmasını kolaylaştıran yapısal reformların 20 yıllık geçmişi hakkında detaylar paylaştı.
Yürütülen marka ve kampanya çalışmaları hakkında da bilgi veren Dağlıoğlu, bir uluslararası yatırımın ön araştırma aşamasından proje sonlandırma aşamasına kadarki tüm süreçlerle ilgili yürütülen operasyonlar hakkında detaylı bilgiler sundu.
Dağlıoğlu, son dönemde ivme kazanan iletişim çalışmalarına da değinerek, uluslararası medya, sosyal medya, konvansiyonel ve dijital mecralarda gerçekleştirilen yenilikçi çalışmalara vurgu yaptı.
İmza attıkları süreli-süresiz yayınlar, uzman ekipler tarafından hazırlanan sektörel raporlar ve ödül alan çalışmalarla ilgili örnekler de paylaşan Dağlıoğlu, geleceğe yönelik projeksiyonlarını aktararak sunumunu tamamladı.
“Yatırım dünyasında Türkiye markasını en doğru şekilde konumlamaya çalışıyoruz”
Dağlıoğlu, AA’ya yaptığı açıklamada, Brand Finance tarafından düzenlenen zirveye Türkiye’nin doğrudan uluslararası yatırımcılara yönelik yürüttüğü kampanyaları anlatmak ve tecrübe paylaşımı için davet edildiklerini dile getirdi.
“Türkiye’nin anlatılması gereken çok büyük bir başarı hikayesi var.” diyen Dağlıoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde 2003’ten bu yana çok büyük atılımlar ve başarılar gerçekleştirildiğini anlattı.
Dağlıoğlu, ilerleyen döneme dair de “Türkiye Yüzyılı” kapsamında önemli vizyona sahip olduklarının altını çizerek, şunları kaydetti:
“Türkiye markasının, o hak ettiği konumda, yüksek konumda kalması için ülke olarak faaliyet gösteriyoruz. Biz de yatırımcılara ulaşan mesajlar perspektifiyle yatırım dünyasında Türkiye markasını en doğru şekilde konumlamaya çalışıyoruz. Bugün burada o geçmiş kampanyamızı anlattıktan sonra bu geleceğe yönelik vizyonumuzu paylaşacağız. 2028 yılına kadarki dönem için hazırladığımız ve inşallah önümüzdeki dönemde tanıtmayı planladığımız doğrudan yatırımlar stratejimiz var. Bu stratejimizin nasıl kampanyaya dönüşeceğiyle ilgili bir çalışmamız da var. Bu bağlamda buradaki uluslararası iletişimciler camiasıyla da bir araya gelerek bu çalışmalarımızı istişare edeceğiz, fikirlerimizi olgunlaştıracağız ve bunu nasıl hayata geçireceğimizi konuşacağız.”
“Ortada ölçümlenebilir bir başarı var”
Dağlıoğlu, ayrıca, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde son 20 yılda bölgesinde en çok yatırım çeken ülkeler arasında en üst ligde yer aldığını belirterek, halihazırda teknopark ve AR-GE merkezlerinde 700’den fazla uluslararası şirketin faaliyet gösterdiğini, 80 binden fazla uluslararası şirketin çeşitli sektörlerde hizmet verdiğini bildirdi.
Sadece son 20 yılda Türkiye’ye gelen toplam uluslararası yatırımların tutarının 260 milyar doların üzerine çıktığını vurgulayan Dağlıoğlu, “Ortada ölçümlenebilir bir başarı var. Bu başarıya bizi ulaştıran iletişim çalışmalarının detayları ile ilgili örnekler verdik.” ifadelerini kullandı.
Dağlıoğlu, 2020’de gerçekleştirilen yeniden yapılanma süreci sonrasında 2021-2023 dönemlerini kapsayan ilk strateji belgesini yayınladıklarını belirterek, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Çok yakında açıklamayı planladığımız ‘Uluslararası Doğrudan Yatırımlar Stratejisi: 2024-2028’ dokümanının çizeceği ana rotada da ivmemizi artırarak kararlılıkla yürümeye devam edeceğiz. Stratejimiz içinde iletişim ve tanıtma da müstakil bir politika alanı olarak yer alıyor. Şu anda Türkiye’nin küresel uluslararası doğrudan yatırımlar pazarında aldığı pay yüzde 1 civarında. Çağın gerektirdiği tüm iletişim mecraları ve araçlarından istifade ederek mümkün olan en kısa sürede bu oranı yüzde 1,5’e taşımak için var gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz.”
Dağlıoğlu, MÜSİAD UK’in düzenlediği panele katıldı
Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkanı Dağlıoğlu, “Küresel Yumuşak Güç Zirvesi 2024″te yaptığı sunumun ardından Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği İngiltere Şubesi (MÜSİAD UK) tarafından düzenlenen “Ticari Başarı Yolculuğu” başlıklı panele katıldı.
İngiltere ve Türkiye ticari ilişkilerinin geliştirilmesi amacıyla Londra Yunus Emre Enstitüsü’nde (YEE) düzenlenen panelde, MÜSİAD Genel Başkanı Mahmut Asmalı, MÜSİAD 2. Dönem Genel Başkanı Ali Bayramoğlu, Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, eski TRT Genel Müdürü İbrahim Eren de yer aldı.
Panelde, MÜSİAD’ın kuruluş amacı, uluslararası yatırımlar ve Türkiye-İngiltere ticari ilişkileri ele alındı.
]]>TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Gazze: İnsanlığın Felaketi Özel Raporu” tanıtım toplantısında; “Netanyahu ve çetesi, bu katliamları yaparken yanlarına kar kalır zannediyorlar. Öyle zannetmesinler, yanlarına kar kalmayacaktır. Şimdiden Netanyahu ve çetesi Hitler’le aynı kategoriye girmiş, Hitler’le aynı tarafta görülmeye başlanmıştır. Bu en büyük mağlubiyettir. Bu çete uluslararası savaş suçları mahkemesine çıkacak ama çoktan insanlığın vicdanında yargılanmış ve gerekli yere oturtulmuştur. Lahey’deki dava Filistin meselesinin başlangıcıdır. Önümüzde on yıllar sürecek olan büyük bir mücadele başlıyor” dedi.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, bugün TBMM Tören Salonu’nda düzenlenen toplantıda ‘Gazze: İnsanlığın Felaketi Özel Raporu’nu kamuoyu ile paylaştı. Kurtulmuş, özetle şunları ifade etti:
“TÜRKİYE’NİN BÜTÜN KURUMLARI DA BU SÜREÇ İÇERİSİNDE FİLİSTİN HALKININ YANINDA YER ALMAYA BÜYÜK GAYRET GÖSTERİYOR”
“Hem bu İsrail’in saldırganlığının karşısında durmak hem insanlık vazifemizi yerine getirmek hem de Filistinli kardeşlerimize karşı dost ve kardeş olduğumuz Filistin halkına karşı dayanışmalarımızı ve işbirliğimizi ifade için her seviyede büyük bir titizlikle, dikkatle mücadele ediyoruz. Türkiye’nin bütün kurumları da bu süreç içerisinde Filistin halkının yanında yer almaya büyük gayret gösteriyor. Cumhurbaşkanlığı’na bağlı İletişim Başkanlığı, özellikle İsrail’in en iyi şekilde bildiği dezenformasyona karşı uluslararası alanda vermiş olduğu mücadelede fevkalade takdire şayandır. Ayrıca insani yardımların ulaştırılması bakımından Kızılay başta olmak üzere bütün yardım kuruluşlarımız yine aynı oradan yaralıların getirilmesi bakımından da Sağlık Bakanlığımızın, velhasıl bütün kuruluşlarımızın en önemli vazifelerinden birisi 7 Ekim’den bu yana İsrail’in saldırganlığının karşısında durmak Filistin halkının yanında durabilmektir.
“VİCDANI OLANLAR AYAĞA KALKMIŞTIR VE DÜNYADA ZULME KARŞI BİR İNSANLIK CEPHESİ KURULMUŞTUR”
Meselenin iki yönü olduğu, bu iki yönünü birbiriyle iç içe geçmekle birlikte birbirinden ayrı ele alınarak titizlikle sürdürülmesi gerektiğine inanıyorum. Bunlardan birisi işin insanlıkla ilgili kısmıdır. Bir diğeri ise işin siyasi kısmıdır. Bu ağır insanlık dramını Gazze’de 2 milyon 200 bin insanın 5 aya yakın bir süredir her gün bilfiil yaşadığını unutmayalım. Bu büyük katliam karşısında susanlar, sessiz kalanlar, destekçi olanlar olduğu gibi ilk günden itibaren insanlık adına ayağa kalkan ve seslerini yükseltenler vardır. Şunu açıklıkla söyleyebiliriz, zalimler küvözlerde ölen bebekleri purolarını içerek izleyebilirler. Zalimler sokakta, açlıktan ölen ninelerin ızdırabına gülerek yanıt verebilirler. Ama mazlumlardan yana olanlar, vicdanı olanlar ayağa kalkmıştır ve dünyada zulme karşı bir insanlık cephesi kurulmuştur. Güçlenerek yoluna devam edecektir.
“ÜSTÜMÜZE DÜŞEN İNSANLIK CEPHESİNİ HER YERDE TAHKİM ETMEKTİR”
Dolayısıyla ilk olarak yapılması gereken şeyi zaten insanın kendiliğinden yapmaya başlamış, organize olmaya başlamış ve insanlık cephesini inşa etmiştir. Şimdi bizim üstümüze düşen insanlık cephesini her yerde tahkim etmektir. Bundan sonra dünyanın hiçbir yerinde hiçbir zalim yönetim eskisi kadar rahat olamayacaktır. İşin bu insanlık tarafından siyasetçiler olarak, sivil toplum kuruluşları olarak üniversiteler olarak, araştırma merkezleri olarak tabii ki ortaya koyacağız.
“NETANYAHU VE ÇETESİ HİTLER’LE AYNI TARAFTA GÖRÜLMEYE BAŞLANMIŞTIR”
Netanyahu ve çetesini bu katliamları yaparken yanlarına kar kalır zannediyorlar. Öyle zannetmesinler, yanlarına kar kalmayacaktır. Şimdiden Netanyahu ve çetesi Hitler’le aynı kategoriye girmiş, Hitler’le aynı tarafta görülmeye başlanmıştır. Bu en büyük mağlubiyettir. Bu çete uluslararası savaş suçları mahkemesine çıkacak ama çoktan insanlığın vicdanında yargılanmış ve gerekli yere oturtulmuştur. Lahey’deki dava Filistin meselesinin başlangıcıdır. Önümüzde on yıllar sürecek olan büyük bir mücadele başlıyor.
“BU KADAR BÜYÜK ZULÜMLER, INSANLIK SUÇLARI İŞLENİRKEN İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI, İSLAM ÜLKELERİ NEREDEDİR”
Önümüzdeki dönemde çalışmalarımızın üç alanda yoğunlaştırmak mecburiyetindeyiz. Bunlardan bir tanesi Netanyahu ve ekibini, uluslararası alanda yalnızlaştırma siyasetini gerçekleştirmek zorundayız. Bunlar nereye giderlerse gitsinler artık uluslararası sistemin içinde asla ve asla eski itibarlarını bulamayacaklar ve yalnızlaşacaklardır. İkincisi ise bu çerçevede özellikle mazlum milletlerin, aralarındaki dayanışmaları artırmaları gerekiyor. Bu kadar büyük zulümler, insanlık suçları işlenirken İslam İşbirliği Teşkilatı, İslam ülkeleri nerededir? Niçin yeterince etkin şekilde bu zulmü önleyecek mekanizmayı oluşturamamaktadırlar? Üçüncüsü ise uluslararası alanda yeni bir sistemin kurulabilmesi için bütün gücümüzle mücadele edeceğiz.
“İNSANLIK DİYOR Kİ; YENİ BİR BİRLEŞMİŞ MİLLETLER VE YENİ HAKKANİYETE ADALETE DAYALI BİR SİSTEMİ KURMAK LAZIM”
Birleşmiş Milletler’inden tutun uluslararası yardım kuruluşlarına kadar hiçbirisinin bir fonksiyonu kalmamıştır. Gazze meselesi insanlığın gözüne sokarak bunu gösteriyor. Ukrayna’da iki yılı aşkın bir savaşta çözüm üretemeyen uluslararası sistem çoktan çökmüştü. Aynı şekilde dünyanın birçok yerinde çatışmalara müzakereler çerçevesinde çözüm bulamayan uluslararası sistem çoktan çökmüştü. Gazze’deki ortaya koyduğu bu çaresizliğini çok net bir şekilde bütün dünya görmüştür. Dünya bu adamların kurduğu zalime destek veren sistemle yürütülemez. Dünya 5’ten büyüktür derken söylediğimiz şey bir hayal değildi. Şimdi Gazze’de her yükselen sesle birlikte insanlık diyor ki, yeter artık yeni bir sistem yeni bir Birleşmiş Milletler ve yeni hakkaniyete adalete dayalı bir sistemi kurmak lazım.
“YAKIN ZAMANDA BU FİLİSTİN DİRENİŞİNİN BAŞARIYA KAVUŞACAĞINI DA GÖRÜYORUZ”
Zannetmesinler ki Netanyahu ve çetesi, bu siyonist rejim, bu zulümlerle ilelebet payidar olacaklardır. Yakın zamanda bu Filistin direnişinin başarıya kavuşacağını da görüyoruz. Üç tane mesele gerçekleştiği zaman Filistin davasında siyasi olarak sonuç almış olacağız. Bunlardan birisi, tam manasıyla egemen, toprak bütünlüğü sağlanmış ve 1967 sınırlarında yani başkenti Kudüs olan bir Filistin devleti kurulmadan Filistin’de siyasi çözüm elde edilemez. İkinci temel mesele ise başta Mescid-i Aksa olmak üzere Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin bütün kutsal mekanlarının uluslararası sistem tarafından garanti altına alındığı bir mekanizmanın kurulmasıdır. Üçüncüsü ise İsrail’in çok sistematik bir şekilde, 1948 itibaren sürdürdüğü yerleşimci politikalarının mutlaka önlenmesidir. Bu yerleşimci lafını da ortadan tamamen kaldırmamız lazım. Bunlar işgalcilerdir. Bu üç konudaki siyasi sonuçları aldığımız zaman Filistin davası başarılı bir yola girmiş demektir.”
]]>
Yüksel, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili İsmail Emrah Karayel, Anayasa Komisyonu Üyesi ve AK Parti Denizli Milletvekili Cahit Özkan ile Türkiye’nin UAD’deki sözlü sunumunu takip ettiklerini hatırlattı.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, 30 Aralık 2022’de UAD’den “İsrail’in, Doğu Kudüs de dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarında Filistin halkının insan haklarını etkileyen uygulamaları” hakkında danışma görüşü alınmasına karar verdiğini belirten Yüksel, 19 Şubat 2024 tarihinden itibaren 52 devletin yanı sıra İslam İşbirliği Teşkilatı, Afrika Birliği ve Arap Ligi temsilcilerinin Divanda sunumlar yaptığını dile getirdi. Cüneyt Yüksel, Türkiye’nin sözlü sunumunu ise dün gerçekleştirdiğini kaydetti.
UAD’deki süreçleri yakından takip ettiklerini bildiren Yüksel, uluslararası hukuk kurallarına riayet edilmesini sağlamanın tüm uluslararası toplumun görevi olduğunu vurguladı.
Cüneyt Yüksel, “Divan, bir kez daha İsrail’in tüm Filistin topraklarında yürüttüğü uygulamaları ele alırken, İsrail, Gazze’nin adeta insansızlaştırılması için vahşi bir saldırı sürdürmektedir. Bugün geldiğimiz noktada, her türlü bahaneye sığınarak binlerce sivil insanı ayrım gözetmeden katleden İsrail’in, işgal, ilhak ve insansızlaştırma politikası artık zirve noktasına ulaşmıştır. Netanyahu yönetimi katliamlarını Gazzeli sivillerin sığındığı son nokta olan Refah’a da taşımaktan vazgeçmelidir.” dedi.
İslam dünyası ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi başta olmak üzere uluslararası toplumun, sonu soykırıma varacak bir çılgınlığa izin vermemesi gerektiğini dile getiren Yüksel, UAD’deki sunumda Türkiye’nin, İsrail’in işgal politikalarıyla Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellendiğinin, İsrail’in işgalinin “derhal ve koşulsuz olarak” sona erdirilmesi gerektiğinin vurguladığını aktardı.
Cüneyt Yüksel, “Üçüncü ülkelerin, İsrail’in Filistin’deki işgalinin ve Kudüs’ün tarihi ve hukuki statüsünün değiştirilmesine yönelik adımlarının tanınmaması yükümlülüğü olduğunu hatırlatan Türkiye, Uluslararası Adalet Divanı’nda bir kez daha İsrail’in Filistin’deki işgaline son verilmesi ve 1967 sınırlarında başkenti Kudüs olan egemen ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören kalıcı ve sürekli bir çözüme ulaşılması çağrısını yinelemiştir.” şeklinde konuştu.
“İnsan haklarını ihlal eden eylemlerin hesabının sorulması gerektiğinin altı çizilmiştir”
Türkiye’nin, İsrail’in, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının kimlik ve statüsünü değiştirmeye ve Filistin halkına yönelik devam eden saldırılara kayıtsız kalamayacağını ifade ettiğini anlatan Yüksel, şöyle devam etti:
“Türkiye, İsrail’in, Doğu Kudüs dahil olmak üzere, işgal altındaki Filistin topraklarının kimlik ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm tek taraflı eylem ve tedbirlerinin uluslararası hukuku ihlal ettiğini ve koşulsuz olarak durdurulması gerektiğini bildirmiştir. İsrail’in uluslararası hukuku ihlal eden her türlü eylem ve tedbirinin hükümsüz ve geçersiz sayılması, insan haklarını ihlal eden eylem ve tedbirlerin yanı sıra uygulamaların da hesabının sorulması gerektiğinin altı çizilmiştir. İsrail’in, özellikle Kudüs şehrinin ve Harem-i Şerif dahil olmak üzere kutsal yerlerin yapısını ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan her türlü eylemi ve tedbirinin yok hükmünde sayılması, derhal sonlandırılması ve iptal edilmesinin gereğini yine mahkemede vurgulamıştır.”
UAD’de, sivillere yönelik tüm saldırıların kesin bir dille reddedildiğinin, kınandığının, sivillerin her koşulda ve her zaman korunmasının şart olduğunun belirtildiğine işaret eden Yüksel, Türkiye’nin, İsrail ile Filistin arasındaki daimi barışın tesisine, Gazze’de kalıcı ateşkesin ve Gazze’ye acil, kesintisiz insani yardım akışının sağlanmasına yönelik çabalarını sürdüreceğini bildirdi.
“Türkiye, haksızlığa ve zulme daima karşı durmuştur”
Cüneyt Yüksel, “Türkiye’nin, gelecekteki müzakerelerin sağlam bir ortamda yapılabilmesi ve bir kez başarıldığında nihai çözümün önümüzdeki yıllarda da devam etmesi için bir ‘Garanti Mekanizması’ fikrini de geliştirdiği yine mahkeme önünde ifade edilmiştir.” bilgisini paylaştı.
Türkiye’nin, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının durdurulmasının temin edilmesi için uluslararası baskı oluşturulması yönündeki çabalara öncülük ettiğinin altını çizen Yüksel, Filistinlilerin haklarını uluslararası planda sonuna kadar savunmaya devam edeceklerini vurguladı.
TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Yüksel, şunları kaydetti:
“Kendi ırkından gayrı hiçbir insana, etnisiteye ve topluma varoluş ve yaşam hakkı tanımayan, bu uğurda atılan her adımı her katliamı meşru gören bir anlayış dünyayı bir kan gölüne çevirmiştir. İsrail ve onun destekçilerinin geçmişte olduğu gibi bugün de sağır, dilsiz ve kör oldukları, artık doğru yola dönmeyecekleri aslında ezelden bilinmektedir. Uluslararası toplumun üç maymunu oynayan tüm devletlerine, kuruluşlarına ve diğer aktörlerine şu hususu hatırlatmak istiyoruz; dünyanın neresinde olursa olsun yaşanan insanlık dışı şartlar, ölümler, açlık ve sefalet var olduğu müddetçe hiç kimse insan olamaz, hiç kimse madden ve manen güvende, dirlik ve esenlikte bulunamaz, insanlığını soluyamaz. Türkiye, bu haksızlığa ve zulme daima karşı durmuş, her zaman olduğu gibi bugün de en kararlı şekilde dost, mazlum ve kardeş Filistin halkı ile madden ve manen birlikte olmuştur.”
“Filistin davasının gündemden düşmesine asla izin vermeyeceğiz.” diyen Yüksel, İsrail’in suçlarını örtmek için büyüttüğü karanlığa ışık tutmayı sürdüreceklerini söyledi.
İsrail’in hak iddia etmesine müsaade etmeyeceklerine dikkati çeken Yüksel, uluslararası hukukun yaşanan süreçte ciddi bir sınavdan geçtiğini belirtti.
Cüneyt Yüksel, “Filistinlileri, dünya kamuoyunda savunan ülkelerin başında gelen Türkiye, Batılı ülkeler İsrail barbarlığını meşru müdafaa bahanesiyle gizlemeye, savunmaya çalışırken, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, tüm dünyada, Filistin’in, insanlığın, mazlumların sesi olmuştur. İsrail’in barbarlığını, savaş suçlarını ve kirli eylemlerini dünyaya haykırmaya ve ortaya koymaya devam edeceğiz. Hiçbir ülke hukukun üstünde değildir, İsrail’in hukuktan ve insanlıktan muaf olmadığını bir kez daha ifade ediyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
Uluslararası Ceza Mahkemesinden, faillerin yargılanması için gereken adımları atmasını beklediklerini ifade eden Yüksel, tüm süreçleri yakından takip ettiklerini sözlerine ekledi.
]]>Kurtulmuş, TBMM Tören Salonu’nda Kamu Denetçiliği Kurumu (KDK) tarafından düzenlenen “Gazze: İnsanlığın Felaketi” Özel Raporu Tanıtım Programı’nda yaptığı konuşmada, gösterdikleri hassasiyet ve ortaya koydukları nitelikli çalışma dolayısıyla Kamu Başdenetçisi Şeref Malkoç, Kamu Denetçisi Fatma Benli ile kurumdaki uzmanlara teşekkür etti.
İsrail’in saldırganlığının karşısında durmak, dost ve kardeş Filistin halkıyla dayanışma ve işbirliğini ifade etmek için her seviyede büyük bir titizlikle mücadeleyi devam ettirdiklerini dile getiren Kurtulmuş, şöyle devam etti:
“Sayın Cumhurbaşkanı’mız bütün katıldığı uluslararası toplantılarda, bendeniz katıldığım bütün uluslararası toplantılarda, Dışişleri Bakanımız hem toplantılarda hem ikili temaslarda; işin başından itibaren tezlerimizi çok net bir şekilde ortaya koyuyoruz. Ayrıca Türkiye’nin bütün kurumları da bu süreç içerisinde Filistin halkının yanında yer almaya büyük gayret gösteriyor.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin teşebbüsüyle Uluslararası Adalet Divanında açılan davada gündeme getirilen delillerin önemli bir kısmı Anadolu Ajansının sağladığı, TRT’nin çekimini yaptığı delillerdir. Bu anlamda Cumhurbaşkanlığına bağlı İletişim Başkanlığının, özellikle İsrail’in en iyi şekilde bildiği dezenformasyona karşı uluslararası alanda vermiş olduğu mücadele de fevkalade takdire şayandır. Ayrıca insani yardımların ulaştırılması bakımından Kızılay başta olmak üzere bütün yardım kuruluşlarımızın, yine aynı şekilde oradan yaralıların getirilmesi bakımından da Sağlık Bakanlığımızın, velhasıl bütün kuruluşlarımızın en önemli vazifelerinden birisi 7 Ekim’den bu yana İsrail’in saldırganlığının karşısında durmak, Filistin halkının yanında durabilmektir.”
Kurtulmuş, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Cüneyt Yüksel, Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili İsmail Emrah Karayel ve Anayasa Komisyonu Üyesi ve Denizli Milletvekili Cahit Özkan’ın TBMM’yi temsilen Uluslararası Adalet Divanındaki duruşmaları takip ettiğini anımsattı.
“Hiç şüphesiz çok büyük bir takdir, çok büyük bir teşekkür ve çok büyük bir tebriki de Sayın Büyükelçi’nin şahsında Güney Afrika Hükümetine ve Güney Afrika halkına yapmak da vazifemizdir” diyen Kurtulmuş, Güney Afrika’nın bu uğurda verdiği mücadelede Türkiye olarak kendilerini hiçbir zaman yalnız bırakmayacaklarını vurguladı.
“Dünyada zulme karşı bir insanlık cephesi kurulmuştur”
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları karşısında susanlar ve destek verenler olduğu gibi, ilk günden itibaren insanlık ve vicdan adına ayağa kalkan ve seslerini yükseltenlerin de bulunduğunu söyleyen Kurtulmuş, şunları kaydetti:
“Dini, ırkı, teninin rengi ne olursa olsun, kullandığı dil ne olursa olsun; kültürü, siyaseti ne olursa olsun ‘Ben insanım ve insanlığın yanındayım’ diyen milyonlarca, yüz milyonlarca insanlık ailesi mensubuna saygılarımızı ve şükranlarımızı ifade ediyorum. Yönetimler, hükümetler kendi tuzu kuru hesapları içerisinde gelecek hesabı yapabilirler. Ama dünyanın her yerinde sokaklara çıkan ve Filistin’in masum halkının yanında durduğunu ifade eden insanların her birisini Türkiye’den saygıyla selamlıyoruz.
Şunu açıklıkla söyleyebiliriz; Zalimler, kuvözlerde ölen bebekleri purolarını içerek izleyebilirler. Zalimler, sokakta açlıktan ölen ninelerin ızdırabına gülerek yanıt verebilirler. Ama mazlumlardan, insanlıktan yana olanlar, vicdanı olanlar ayağa kalkmıştır ve dünyada zulme karşı bir insanlık cephesi kurulmuştur, güçlenerek yoluna devam edecektir. Bundan sonra dünyanın neresine giderlerse gitsinler zalimler ve destekçileri için iş hiç kolay değildir. Hangi büyük üniversitede konuşurlarsa mutlaka Filistin’e karşı yaptıkları zulümler için yüzlerine haykıran, hatta bir müddet sonra yüzlerine tüküren insanlar olacaktır.”
“Zaten insanlığın vicdanında yargılandılar, mahkum oldular”
İnsanlık cephesinin dünyanın her yerde tahkim edilmesi gerektiğini vurgulayan Kurtulmuş, “İşin bu insanlık tarafını; siyasetçiler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, araştırma merkezleri olarak ortaya koyacağız. İnsanlık cephesinin tahkim edilmesi için Uluslararası Adalet Divanında açılan bu dava, aslında büyük bir kaldıraç görevi görmektedir ve inşallah bu mahkemenin sonuçları olumlu neticelenecek.” diye konuştu.
Kurtulmuş, Uluslararası Adalet Divanından sonra ikinci olarak uluslararası savaş suçları mahkemesinde davanın görüleceğini ifade ederek, “Karadziç o katliamları yaparken, ‘yanıma kar kalır’ zannediyordu. Netanyahu ve çetesi de bu katliamları yaparken ‘yanımıza kar kalır’ zannediyorlar. Öyle zannetmesinler, yanlarına kar kalmayacaktır ve inşallah uluslararası savaş suçları mahkemesinde yargılanacaklardır. Zaten insanlığın vicdanında yargılandılar, mahkum oldular.” değerlendirmesini yaptı.
“Netanyahu ve ekibi eski itibarlarını bulamayacak ve yalnızlaşacaktır”
Uluslararası Adalet Divanındaki mahkemenin, Filistin davasının başlangıcı olduğunu bildiren Kurtulmuş, şimdi on yıllar sürecek büyük bir mücadelenin başladığını söyledi.
Netanyahu ve ekibinin, bu büyük zulümlere zemin hazırlayanlarla birlikte uluslararası alanda yalnızlaştırılması siyasetini gerçekleştirmek gerektiğini dile getiren Kurtulmuş, “Bunlar nereye giderlerse gitsinler, artık uluslararası sistemin içinde asla ve asla eski itibarlarını bulamayacaklar ve yalnızlaşacaklardır. Dün bunlarla aynı kare içerisinde fotoğraf vermek için yarışanlar, yarın bunlarla aynı binada bulunmamaya gayret edeceklerdir.” dedi.
Başta İslam ülkeleri olmak üzere mazlum milletlerin aralarındaki dayanışmaları arttırmaları gerektiğine işaret eden Kurtulmuş, “Bu kadar büyük zulümler, bu kadar büyük insanlık suçları işlenirken, İslam İşbirliği Teşkilatı nerede? İslam ülkeleri nerede? Niçin yeterince, etkin bir şekilde bu zulmü önleyecek mekanizmayı oluşturamamaktadır.” şeklinde konuştu.
İsrail’in en büyük gücünün başta İslam ülkeleri olmak üzere mazlum milletlerin dağınıklığı, kararsızlığı ve inisiyatif kullanamamaları olduğunu dile getiren Kurtulmuş, burada mutlaka ortak hareket etmek gerektiğinin altını çizdi.
“Uluslararası sistemin mazluma destek verme kabiliyeti hiç yoktur”
Kurtulmuş, uluslararası alanda yeni bir sistemin kurulabilmesi için bütün güçle mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı.
Bu son gelişmelerin “uluslararası sistem” diye bir şeyin olmadığını öğrettiğini söyleyen Kurtulmuş, “Uluslararası sistemin herhangi bir konuda, herhangi bir bölgede barışı sağlama, zalim ve mazlumu birbirinden ayırt ederek mazluma destek verme kabiliyeti hiç yoktur. Tabiri caizse uluslararası sistem çökmüş, uluslararası sistem topluca mezarlığa gömülmüştür. Birleşmiş Milletlerinden tutun uluslararası yardım kuruluşlarına kadar hiçbirisinin bir fonksiyonu kalmamıştır. Ukrayna’da iki yılı aşkın süren bir savaşta çözüm üretemeyen bir uluslararası sistem, çoktan çökmüştü. Şimdi Gazze meselesi, insanlığın gözüne sokarak bunu gösteriyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Kurtulmuş, “Dünya beşten büyüktür” derken söylediklerinin bir hayal olmadığını; bugünün ihtiyacı olan bir sistemin kurulmasındaki samimiyet olduğunu bildirdi.
TBMM Başkanı Kurtulmuş, yakın zamanda Filistin direnişinin başarıya kavuşacağını gördüklerini de belirtti.
Tam manasıyla bağımsız, toprak bütünlüğü sağlanmış ve 1967 sınırlarında başkenti Kudüs olan bir Filistin devleti kurulmadan siyasi çözüm elde edilemeyeceğini vurgulayan Kurtulmuş, başta Mescid-i Aksa olmak üzere Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin kutsal mekanlarının masuniyetinin korunması ve yerleşimci politikalarının önlenmesi gerektiğinin altını çizdi.
]]>Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili İsmail Emrah Karayel ile Anayasa Komisyonu üyesi ve AK Parti Denizli Milletvekili Cahit Özkan’dan oluşan TBMM heyetine başkanlık eden Yüksel, Türkiye’nin sunumunun ardından AA muhabirine açıklamalarda bulundu.
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunun, 30 Aralık 2022’de Divan’dan danışma görüşü isteme kararı aldığını hatırlatan Yüksel, “Buna göre Divan’dan, Birleşmiş Milletler Şartı, uluslararası insancıl hukuk, uluslararası insan hakları hukuku, Güvenlik Konseyi, Genel Kurul ve İnsan Hakları Konseyinin ilgili kararları ve Divan’ın 9 Temmuz 2004 tarihli Filistin’de inşa edilen duvarın hukukiliğine ilişkin danışma görüşü de dahil olmak üzere uluslararası hukukun kural ve ilkelerini dikkate alarak, İsrail’in Doğu Kudüs de dahil Filistin topraklarındaki işgal ve ilhakına ilişkin danışma görüşü istedi.” dedi.
49 ülke ve 3 uluslararası kuruluş sunum yaptı
Yüksel, duruşmalarda 49 ülkenin yanı sıra İslam İşbirliği Teşkilatı, Afrika Birliği ve Arap Birliği’nin sözlü sunum yaptığını ifade ederek, “Bizler de Türkiye Büyük Millet Meclisi heyeti olarak Türkiye tarafından yapılan sözlü sunumları bizzat takip ettik ve Divan nezdinde bu konuda yürütülen her türlü hukuki süreci de yakından takip etmeye devam ediyoruz.” diye konuştu.
Danışma görüşlerinin asıl öneminin, “ilgili soru veya soruna ilişkin uluslararası hukuk kurallarının nasıl uygulanması gerektiğine dair uluslararası topluma yön veren bir içtihadı ortaya koyması” olduğunu anlatan Yüksel, “2003 yılında bir danışma görüşü talebi olmuş ve Divan’ın yaklaşık 1 yıl içerisinde verdiği görüşte, İsrail’in Filistin topraklarındaki ve Filistin halkına karşı ihlalleri tespit edilerek, İsrail’in işgalci statüsü tasdik edilmiş, hatta işgalin hukuksuzluğu bir yana, işgalcilikten kaynaklı insancıl hukuk kurallarını da ihlal ettiği kayıt altına alınmıştı.” dedi.
Yüksel, geçen yüzyıl boyunca Filistin halkının, zorla yerinden edilip, kendi kaderini tayin hakkı başta olmak üzere yaşam, özgürlük, haysiyet ve güvenlik gibi en temel haklarının sistematik olarak inkarına maruz kaldığını belirterek, “Filistin halkı, uzun ve sert bir etnik temizlik, soykırım, mülksüzleştirme ve yerinden etme, hakların inkarı, ayrımcılık ve topraklarının zorla ele geçirilmesi sürecine maruz bırakılmıştır.” değerlendirmesinde bulundu.
Yüksel, sözlerini şöyle sürdürdü:
“1948’de İsrail kuruldu ve İsrail o gün bugün hem Filistinliler hem de İslam dünyası için zulmün ve istikrarsızlığın başlıca merkezi olmuştur. İsrail ve onu destekleyen küresel güçler, sadece bölgesel değil, küresel barış, huzur ve istikrara da büyük zararlar vermiştir. İsrail, sömürgeci ve kolonyalist ideolojinin Orta Doğu’daki şımarık temsilcisi ve arsız bir uzak kalesi olarak beslenmiş ve bu şekilde her türlü destek verilerek tüm bölgede telafisi imkansız zulümlere, ağır insan hakları ihlallerine ve korkunç katliamlara imza atmıştır.”
“Gazze’de yaklaşık 30 bin masum katledildi”
İsrail’in, Gazze’de yaklaşık 30 bin masumu katlettiğini dile getiren Yüksel, “İsrail, fütursuzca soykırım suçu, savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemeye devam etmektedir. İsrail’in suçlarını teşhis ederken onun arkasındaki karanlık şerikleri de görmek gerekmektedir. İsrail, Batı dünya düzeni tarafından adeta dokunulmaz addedilmekte ve şımartılmaktadır.” şeklinde konuştu.
Uluslararası hukukun, hiçbir istisnaya ve istisnacılığa izin verilmeksizin, her koşulda herkese eşit uygulanması gerektiğini vurgulayan Yüksel, “Divan’ın da bu prensiple hareket edeceğini umuyor, Divan nezdinde yürütülen bu sürece Türkiye olarak elimizden gelen tüm desteği sunacağımızı bir kez daha ifade ediyoruz.” dedi.
Türkiye’nin sunumu
Yüksel, “Türkiye’nin sunumunda, İsrail’in Filistin’deki işgalinin Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellediğini ve bu sebeple İsrail’in işgali derhal ve koşulsuz sona erdirmesi gerektiğini vurguladığını görmek bizi sevindirdi.” diyerek, Türkiye’nin sunumunda vurguladığı ihlallerin, diğer devletler tarafından da büyük çoğunlukla teyit edildiğini aktardı.
Üçüncü ülkelerin, İsrail’in Filistin’deki işgalinin ve Kudüs’ün tarihi, hukuki statüsünün değiştirilmesine yönelik adımlarının tanınmaması yükümlülüğü olduğunu hatırlatan Yüksel, “Türkiye, bugün Uluslararası Adalet Divanında bir kez daha İsrail’in Filistin’deki işgaline son verilmesi, 1967 sınırlarında başkenti Kudüs olan egemen ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören kalıcı ve sürekli bir çözüme ulaşılması çağrısını yinelemiştir.” diye konuştu.
Yüksel, Türkiye’nin, Gazze’ye yönelik saldırıların durdurulması amacıyla uluslararası baskı oluşturulması yönündeki tüm çabalara öncülük ettiğini vurgulayarak, “Türkiye, Filistinli kardeşlerimizin haklarını uluslararası planda sonuna kadar savunmaya devam edecektir.” ifadesini kullandı.
“Hiçbir ülke hukukun üstünde değildir”
UAD’den, en kısa sürede bu gidişata son verilmesine yönelik görüş beklediklerini söyleyen Yüksel, “Hiçbir ülke hukukun üstünde değildir, İsrail hukuktan ve insanlıktan muaf değildir. Uluslararası Ceza Mahkemesinin de faillerin yargılanması için gereken tüm adımları ivedilikle atmasını bekliyoruz. Bu süreçlerin takipçisi olmaya devam edeceğiz.” dedi.
Yüksel, Türkiye’nin, ateşkesin tesisi, kalıcı barışın sağlanması ve adaletin süratle tecelli edebilmesi için çalışmalarını sürdüreceğini kaydetti.
]]>Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının ev sahipliğinde İİT Enformasyon Bakanları Olağanüstü Toplantısı dün İstanbul’da yapıldı.
Toplantıya, 43 ülkeden 20 bakan, iletişim ve medya kuruluşlarının başkan ve üst yöneticilerinden oluşan yaklaşık 200 üst düzey temsilci katıldı.
Açılışını İİT Enformasyon Bakanları Dönem Başkanlığı görevini yürüten Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ile İİT Genel Sekreteri Hüseyin İbrahim Taha’nın gerçekleştirdiği toplantıda, İsrail’in 7 Ekim’den bu yana işgal ettiği Filistin topraklarında gazetecilere yönelik saldırıları ve dünya kamuoyuna yönelik dezenformasyon faaliyetleri ele alındı.
İİT tarihindeki sektörel bazda yapılan ilk olağanüstü toplantı olma niteliği taşıyan programın sonunda nihai bildiri açıklandı.
Bildiride, işgalci İsrail yönetiminin Filistin halkına yönelik devam eden askeri saldırıları ve 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde ve Kudüs-ü Şerif de dahil olmak üzere işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan Filistinli sivillere yönelik sistematik baskı, katliam ve soykırım kınanarak, daha fazla can kaybının önlenmesi için koşulsuz ateşkes çağrısında bulunuldu.
İsrail işgaline ilişkin sistematik olarak yürütülen yanlış bilgilendirme kampanyaları ile İsrail’in Gazze Şeridi’nde gerçekleştirdiği vahşet ve soykırım niteliğindeki katliamları örtbas etmek amacıyla yanlış ve yanıltıcı bilgi ve sahte haberler yaymasının kınandığı bildiride, uluslararası topluma, işgal altındaki Filistin topraklarında görev yapan medya mensuplarına karşı işledikleri suçlardan ötürü İsrail işgal güçlerini sorumlu tutacak acil bir soruşturma açma çağrısında bulunuldu.
Bildiride, 24 Şubat’ta İstanbul’da düzenlenen İİT Enformasyon Bakanları Olağanüstü Toplantısına katılan ve hem İİT şartı hem de güçlü dini, insani ve tarihsel bağlarla birbirine bağlı olan İİT Üyesi Ülkelerin Enformasyon Bakanları’nın, 11 Kasım 2023 tarihinde Suudi Arabistan’ın Riyad kentinde düzenlenen İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırılarına ilişkin İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi Olağanüstü Ortak Zirvesi başta olmak üzere, Filistin meselesine ilişkin tüm İİT kararlarını yeniden onayladıkları belirtildi.
BM ve diğer uluslararası kuruluşların Filistin meselesi ile ilgili Filistin halkının kendi kaderini tayin etme, özgürlük ve ulusal bağımsızlık hakkını teyit eden tüm kararlarının hatırlatıldığı bildiride, 10 Aralık 2023’te BM Genel Kurulu’nun 10. Acil Özel Oturumu’nda kabul edilen “Sivillerin Korunması ve Yasal ve İnsani Yükümlülüklerin Yerine Getirilmesi” başlıklı “A/ES-10/L.27” sayılı kararını memnuniyetle karşıladıkları aktarıldı.
Bildiride, İsrail’in barbarca baskı ve saldırıları karşısında kardeş Filistin halkının devredilemez haklarını desteklemek ve başta Gazze Şeridi olmak üzere Filistin topraklarındaki Filistin halkının acılarını hafifletmek için çalışmaları arttırmak üzere her platformda seslerini duyurma konusundaki kararlılıklarını teyit ettikleri vurgulandı.
Soykırım niteliğindeki eylemlerden ve Soykırım Sözleşmesinin diğer ihlallerinden kaçınması için, UAD’nin 26 Ocak’ta işgalci İsrail yönetimi aleyhinde vermiş olduğu geçici tedbir kararının memnuniyetle karşılandığı belirtilen bildiride, Filistin halkının işgal altındaki topraklarının kurtarılması, başta kendi kaderini tayin etme hakkı olmak üzere tüm devredilemez haklarından yararlanması ve 4 Haziran 1967 sınırları çerçevesinde, başkenti Kudüs-ü Şerif olan bağımsız devletlerinde tam egemen olarak yaşaması için verdiği meşru mücadelenin desteklendiği ifade edildi.
Filistin meselesinin iki devletli çözüm temelinde çözülmesinin bölgede sağlam, kapsamlı ve kalıcı barış ve güvenliğin sağlanması için tek yol olduğu vurgulanan bildiride, işgalci İsrail yönetiminin işgali meşrulaştırmak, Gazze Şeridi’nde barbarca yaptığı kitlesel zulümleri ve işlediği savaş suçlarını haklı göstermek için yürüttüğü dezenformasyon kampanyaları kınanarak, bunlara karşı uyarıda bulunuldu.
“Daha fazla can kaybının önlenmesi için koşulsuz ateşkes” çağrısı
Bildiride, işgalci İsrail yönetiminin, bebeklerin, çocukların, kadınların, yaşlıların, gazetecilerin, sağlık çalışanlarının, akademisyenlerin ve insani yardım çalışanlarının katledilmesi dahil olmak üzere, Gazze Şeridi’nde ortaya çıkan vahşet hakkındaki gerçeği, sistematik dezenformasyon kampanyaları yoluyla örtbas etmeye ve yalanlamaya çalışmasından endişe duyulduğu kaydedildi.
İşgalci İsrail yönetiminin, gazetecilerin öldürülmesi, tutuklanması ve sansüre uğratılmasının yanı sıra bu kişilerin aile bireylerinin öldürülmesinden ve hedef alınmasından da sorumlu tutulduğu bildiride, İsrail’in gazetecilere yönelik kasıtlı saldırılarında 120’den fazla kişinin öldüğü, çok sayıda kişinin de yaralandığı ya da kaybolduğu hatırlatıldı.
Bildiride, işgalci İsrail yönetimi veya destekçileri tarafından yürütülen dezenformasyon kampanyalarına karşı direnç oluşturma çabalarının son derece önemli olduğu vurgulanırken, bilgi ortamının hakikati gizleyen ve uluslararası hukukun sistematik ve yaygın ihlallerini saptıran yanlış anlatılarla dolu olduğuna dikkati çekildi.
Özellikle Gazze Şeridi’ndeki zorlu koşullar altında Filistin’de görev yapan basın mensuplarının haklarını korumanın herkesin sorumluluğunda olduğu vurgulanan bildiride, şu ifadelere yer verildi:
“İşgalci İsrail yönetiminin Filistin halkına yönelik devam eden askeri saldırılarını ve 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde ve Kudüs-ü Şerif de dahil olmak üzere işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan Filistinli sivillere yönelik sistematik baskı, katliam ve soykırımını kınar ve daha fazla can kaybının önlenmesi için koşulsuz ateşkes çağrısında bulunuruz. İsrail işgaline ilişkin sistematik olarak yürütülen yanlış bilgilendirme kampanyaları ile İsrail’in Gazze Şeridi’nde gerçekleştirdiği vahşeti ve soykırım niteliğindeki katliamları örtbas etmek amacıyla yanlış ve yanıltıcı bilgi ve sahte haberler yaymasını kınarız.
İsrail işgalinin Filistinli gazetecileri kasıtlı ve sistematik bir şekilde hedef almasını kınar ve bunun hakikatin sesi olanları susturma kampanyasının bir parçası olduğunu vurgularız. Barış ve güvenlik için tek yolun, başta başkenti Kudüs-ü Şerif olan Filistin Devleti’nin ulusal bağımsızlığı ve egemenliği olmak üzere, Filistin halkının devredilemez haklarının hayata geçirilmesinden geçtiğini yineleriz. Tüm ülkelere, Filistin-İsrail çatışmasının barışçıl çözümü ile bölgede barış ve güvenliğin desteklenmesi için bir ön koşul olarak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan egemen ve bağımsız Filistin Devletini tanımaları çağrısında bulunuruz.”
“Uluslararası toplum, İsrail’i gazetecileri hedef alarak uluslararası hukuku ihlal etmekten sorumlu tutmak için harekete geçmeli”
Bildiride, dezenformasyonla mücadele etmek üzere uluslararası düzeyde müşterek ve yakın bir şekilde çalışma konusunda ve Batı Şeria’daki yerleşimci terörü de dahil olmak üzere, Filistinli sivilleri hedef alan ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesini amaçlayan ayrım gözetmeyen saldırıları ifşa etmek üzere dayanışma ve birlik içinde hareket etme yönündeki ortak irade sergileme hususunda kararlı olunduğu ifade edildi.
İsrail’in sömürgeci işgalinin uluslararası tepkiyi en aza indirmek için gazetecileri sindirerek sahadaki yıkımı örtbas etmeye yönelik girişimlerine karşı koyma, bunları açığa çıkarma ve ayrıca Gazze Şeridi’nde işlenen savaş suçları ve soykırımı örtbas etme çabalarının başarıya ulaşmasını engelleme yönündeki ortak kararlılığın vurgulandığı bildiride, İsrail işgal güçlerinin, Uluslararası İnsancıl Hukuk ve gazetecilerin haklarını güvence altına alan, koruyan diğer uluslararası belgeler uyarınca gazetecilerin güvenliğini sağlamak için en temel adımları bile atma konusundaki isteksizliği kınandı.
Bildiride, uluslararası toplumun, Filistin topraklarında, özellikle de Gazze Şeridi’nde olup bitenleri bilme hakkına sahip olduğu vurgulanarak, uluslararası toplumun, işgalci güç İsrail’i gazetecileri hedef alarak uluslararası hukuku ihlal etmekten sorumlu tutmak için derhal harekete geçmesi ve bölgede görev yapan tüm gazetecileri korumak için acilen adımlar atması gerektiğinin altı çizildi.
Uluslararası medya kuruluşlarına “İsrail’in insan hakları ihlallerini ifşa etmeleri” çağrısı
İşgalci güç İsrail’in, Gazze Şeridi’ndeki telekomünikasyon sistemini ve bakımdan sorumlu personeli hedef alması nedeniyle de kınandığı bildiride, şunlar kaydedildi:
“Tüm uluslararası haber ve medya kuruluşlarına, İsrail’in insan hakları ihlallerini ve gazetecileri hedef alan kampanyalarını ifşa etmeleri çağrısında bulunuruz. İİT Genel Sekreterliğinin, İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırısını ele almak için 11 Kasım 2023’te Riyad’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi Olağanüstü Ortak Zirvesinde alınan ve iki Genel Sekreterliğe, işgal güçlerinin Filistin halkına karşı işlediği tüm suçları belgelemek için iki medya gözlemevi ve İsrail’in yasa dışı ve insanlık dışı uygulamalarını ortaya çıkarmak üzere dijital medya platformları kurma yetkisi veren kararın 10 sayılı hüküm fıkrasının uygulanmasına yönelik çalışmalarını destekleriz. İİT Genel Sekreterliği Medya Gözlemevini, İİT medya kuruluşları ve üye devletlerin ilgili ulusal haber ajanslarıyla işbirliği içinde, İsrail işgalinin dezenformasyon, yanlış bilgilendirme, yalan haber ve savaş suçlarını uluslararası platformlarda ortaya çıkarmak ve bunlarla mücadele etmek amacıyla bir medya eylem planı hazırlamakla yetkilendiririz.”
Bildiride, İİT Medya Gözlemevinin, 11 Kasım 2023 tarihinde Riyad’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi Olağanüstü Ortak Zirvesi’nde öngörülen görevini gerçekleştirmek üzere bir medya çalıştayı düzenlemesi hususunda desteklendiği belirtildi.
İİT Medya Gözlemevinin, İsrail işgalinin sosyal medya ve yapay zeka araçları gibi dijital iletişim platformları aracılığıyla yürüttüğü dezenformasyon, yanlış bilgilendirme, yalan haber ve savaş suçları ile mücadele etmeye yönelik çalışmalarının desteklendiği aktarılan bildiride, “İsrail’in Filistinli sivillere karşı yaptığı ihlalleri ve işlediği suçları yayınlayan uluslararası medyaya karşı işgalci İsrail yönetimi tarafından ortaya atılan asılsız iddiaları ve 07 Ekim 2023’ten bu yana devam eden İsrail’in acımasız saldırılarına ilişkin gerçekleri çarpıtma ve yanlış aktarma girişimlerini kesin bir dille reddettiğimizi teyit ederiz. İsrail işgal güçlerinin, uluslararası hukukun ve Uluslararası İnsancıl Hukukun ağır bir ihlali olan, öldürme ve yaralama da dahil olmak üzere medya çalışanlarını kasıtlı ve sistematik olarak hedef almasını kınadığımızı teyit ederiz. Uluslararası topluma, işgal altındaki Filistin topraklarında görev yapan medya mensuplarına karşı işledikleri suçlardan ötürü İsrail işgal güçlerini sorumlu tutacak acil bir soruşturma açma çağrısında bulunuruz.” denildi.
Bildiride, Türkiye Cumhuriyeti’ne sergilemiş oldukları cömert misafirperverlik, sıcak karşılama ile Olağanüstü Toplantı için yaptıkları kusursuz düzenlemeler için şükran ve takdirler ifade edilirken, İİT Genel Sekreterinin bu bildirinin uygulanmasını takip etmek ve Dışişleri Bakanları Konseyine bu konu ile ilgili bir rapor sunmak üzere yetkilendirildiği kaydedildi.
]]>İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İslam İşbirliği Teşkilatı Enformasyon Bakanları Olağanüstü Toplantısı’nda konuştu
İSTANBUL – İslam İşbirliği Teşkilatı Enformasyon Bakanları Olağanüstü Toplantısı’nda konuşan İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “İsrail’in pervasızca hareket etmesinin sebebi uluslararası sistemin adaletsizliğidir. Bu sistemin revizyonu elzemdir” dedi.
İslam İşbirliği Teşkilatı Enformasyon Bakanları Olağanüstü Toplantısı Beşiktaş’ta bir otelde gerçekleşti. Saat 16.00’da başlayan programa Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un yanı sıra teşkilata üye ülkelerin enformasyon bakanları da katıldı. Toplantıda konuşan İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki saldırılarının artarak devam ettiğini ve İsrail’in bu denli pervasızca hareket etmesinin arkasında uluslararası sistemin adaletsizliğinin olduğunu söyledi. İsrail’in Gazze’de gazetecileri de hedef alarak hakikati örtbas etmek istediğini ve çeşitli dezenformasyon çalışmaları yürüttüğünü belirten Altun, Türkiye olarak İsrail dezenformasyonları ile sonuna kadar mücadele edeceklerini ve İsrail’in hakikati susturmasına müsaade etmeyeceklerini söyledi.
“İsrail, Gazze’de bu saldırılarda insanlığa karşı apaçık bir suç işlemiştir”
İsrail’in işlediği savaş suçlarını uluslararası hukuk kurallarındaki maddelerden örneklerle anlatan İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “Bugünkü müzakerelerimizi en temelde iki ana başlık altında gerçekleştireceğiz. İsrail’in artan dezenformasyonları ve hakikatin sözcüleri gazetecilere yönelik katliam girişimleri. 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana İsrail, zulümlerini kat be kat artırmış, dünyanın gördüğü en büyük katliamları, soykırımı Gazze’de, Filistin topraklarında hayata geçirmiştir. İsrail’in zulüm tarihi söz konusu olduğunda 7 Ekim’i bir milad, nevzuhur bir hadise olarak görmek bir illüzyondur, bir yanılsamadır. 7 Ekim ne bir milattır, ne nevzuhur bir zulümdür ne de sebeptir. 7 Ekim’den bu yana Gazze’de devam eden İsrail zulmü bir sonuçtur. İsrail, uluslararası hukuk ve teamüllere aykırı olarak zorla toprak kazanma, etnik temizlik, sivillerin kasten öldürülmesi gibi çok çeşitli savaş suçları işlemiştir, işlemeye de devam ediyor. Bu kapsamda İsrail, 7 Ekim’den bu yana açık ve net şekilde gözlemlenebileceği üzere; Ambulansları ve hastaneleri bombalamak suretiyle Roma Statüsü’nün 8’inci maddesinde savaş suçu olarak tanımlanmış olan “sağlık ve ulaşım birimlerine kasten saldırı düzenlemek” suçunu işlemiştir. Sivilleri ve sivil altyapıyı bombalayarak Lahey Sözleşmesinin 25. Maddesini ihlal etmiştir. Dini mekanları, ibadethaneleri, mimari yapıları bombalayarak yine Lahey Sözleşmesinin 4. Maddesini ihlal etmiştir. Uluslararası insancıl hukuk normları su, yiyecek ve ilaç gibi sivil halkın temel ihtiyaçlara erişiminin temin edilmesi, engellenmemesi gerektiğini söyler. İsrail, Gazze’ye gıda, elektrik ve yakıt akışını keserek ve bölgeye giden insani yardımları engelleyerek 4 No’lu Cenevre Sözleşmesinin 23. Maddesini yine ihlal etmiştir. Bu, aynı zamanda Roma Statüsü 7’inci maddede de yer alan ve “insanlığa karşı suçlar” bölümünde kendisine yer bulan cürümlerden biridir. Bunların yanı sıra, İsrail’in, yine Roma Statüsü Madde 8’de savaş suçları arasında sayılan, fosfor bombası gibi çeşitli sözleşmelerle yasaklanmış bulunan birtakım silahları kullandığı da sabittir. İsrail, Gazze’de yaklaşık 30 bin masumu katlettiği bu saldırılarda, bu savaş suçları ile insanlığa karşı apaçık bir suç işlemiştir” dedi.
“İsrail’in pervasızca hareket etmesinin sebebi uluslararası sistemin adaletsizliğidir”
Altun, Filistin konusunda BM başta olmak üzere birçok uluslararası kuruluşun üzerine düşen vazifeleri yerine getirmediğini belirterek, “İsrail’in suçlarını teşhis ederken elbette onun arkasındaki karanlık mahfilleri de teşhis etmeliyiz. İsrail’in bu denli pervasızca hareket etmesinin başlıca sebebi uluslararası sistemin adaletsizliğidir. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok uluslararası kuruluşun sorun ve çatışmalardaki işlevsiz yapısı İsrail’in hak ettiği cezayı henüz alamamış olmasının temel müsebbibidir. İsrail suç işlemekte, katliamlar yapmakta ve fakat Batı dünya düzeni tarafından adeta dokunulmaz kılınmaktadır. Bunu kabul edemeyiz. Bugün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı katliamlara engel olamadığı gibi ateşkes kararı dahi alamamaktadır. İsrail’in onca ihlale rağmen bir yaptırımla karşılaşmaması, BM Güvenlik Konseyindeki veto ayrıcalığının sorumsuzca ve kötücül bir şekilde kullanılmasının bir neticesidir. Bu durum bizzat uluslararası sistemin içinde bulunduğu çaresizliği de göstermektedir. ve bu sistemin revizyonu elzemdir. Bu sebeple, Türkiye olarak küresel kriz ve çatışmaların çözümünde öncü rol alabilecek uluslararası bir sistemin inşasını ısrarla vurguluyoruz. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dünya Beşten Büyüktür” ve “Daha Adil Bir Dünya Mümkün” anlayışı uluslararası sistemdeki revizyon ihtiyacının en veciz ifadeleridir. Bu şiar doğrultusunda 1967 sınırları içerisinde başkenti Doğu Kudüs olan egemen, bağımsız ve coğrafi bütünlüğü olan bir Filistin Devleti’nin kurulması hepimizin Filistin konusundaki duruşumuzun temelini oluşturmaktadır. Bağımsız bir Filistin devleti kurulmadığı müddetçe İsrail’in katliamlarını durdurmak ve bölgede, küresel alanda kalıcı bir barışı tesis etmek mümkün değildir” diye konuştu.
“Gazetecileri katleden İsrail’in aslında temel hedefi gerçekleri örtbas etmektir”
Uluslararası sistemdeki adaletsiz ve hakkaniyetsiz yapı ve uygulamaların iletişim ve medya alanında da kendisine yer bulduğunu ifade eden Altun, “İsrail’in katliamlarına sözde meşru gerekçeler sunarak uluslararası kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan bir yayıncılık anlayışı söz konusudur. Özellikle birtakım Batılı medya kuruluşlarının, haber kaynaklarını seçerken İsrail’in anlatısını tekrar eden, seçmeci bir yaklaşım sergilediğini görüyoruz. Saldırıların başladığı ilk günlerde Filistinlilerin tanıklığına istisnai olarak başvurulurken, Batılı medya organlarında sıklıkla İsrailli yetkililerin demeçleri dolaşımda tutulmuştur. Birçok medya kuruluşu, bu tutum ve politikasıyla İsrail savaş makinesinin hizmetçisi konumuna düşmüştür. Bütün bunlar bir yana, karşımızda çok daha acı, insanlık için utanç verici bir başka tablo vardır. İsrail, Gazze’de sistematik bir şekilde gazetecileri katletmektedir. Bu süreçte 130 gazeteci katledilmiştir. Gazetecilerin evleri bombalamıştır. Gazetecilerin aile efradından 1000’den fazla çocuk öldürülmüştür. Sahada gazetecileri katleden İsrail’in aslında temel hedefi gerçekleri örtbas etmektir. Allah bize bu masum gazeteci kardeşlerimizin hesabını İsrail’den sorabilmeyi ve İsrail’in hak ettiği cezayı almasına vesile olmayı bize nasip etsin. İsrail hakikati katletmek için gazetecileri katletmektedir. İsrail’in bu amaçla kullandığı bir diğer yöntem ise dezenformasyondur. İsrail bu dezenformasyonunu bizzat devlet eliyle gerçekleştirmektedir. 7 Ekim’den bu yana İsrail’in dolaşıma soktuğu yalan ve kurgu haberler, dezenformasyonun sadece ülkelerimiz için bir ulusal güvenlik sorunu olduğunu göstermiyor, aynı zamanda insanlık için, hakikat için de bir tehdit olduğunu da gözler önüne sermektedir. İletişim Başkanlığımız bünyesinde faaliyet gösteren Dezenformasyonla Mücadele Merkezimiz ve Anadolu Ajansı’nın “Teyit Hattı” birimi, bu tehditleri bertaraf etmeye yönelik önemli çalışmalar yürütmektedir. Çıkardığımız uluslararası yayınlarla, düzenlediğimiz yenilikçi sergilerle, yaptığımız filmlerle İsrail’in ve İsrail yanlısı medya kuruluşlarının dezenformasyonlarını ifşa ediyor tarihe hakikat adına not düşüyoruz. Anadolu Ajansımızın ortaya koyduğu görsellerin Uluslararası Adalet Divanı’nda delil olarak kullanılması, bu yönde atılacak her türlü adımın ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır” şeklinde konuştu.
“İsrail yaptığı zulümlerle hakikati asla susturamayacaktır”
İletişim Başkanı Fahrettin Altun konuşmasını, “Bedeli ne olursa olsun, İsrail’in barbarlığını, savaş suçlarını ve sadece Gazze’de değil, Filistin’in tamamında kötücül faaliyetleri delilleriyle ortaya koymaya devam edeceğiz. İsrail yaptığı zulümlerle hakikati asla susturamayacaktır. Birkaç yıl evvel kaybettiğimiz şairimiz Sezai Karakoç’un dediği gibi; “Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak.” Biz İslam ülkeleri olarak hakikati haykırmaya devam edeceğiz. Filistin davasının gündemden düşmesine asla müsaade etmeyeceğiz. İsrail’in suçlarını örtmek için büyüttüğü bu karanlığa ışık tutmaya devam edeceğiz” ifadeleriyle sonlandırdı.
]]>Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının ev sahipliğinde düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Enformasyon Bakanları Olağanüstü Toplantısı, “İşgal Altındaki Filistin Topraklarında İşgalci İsrail Yönetimi’nin Dezenformasyon Faaliyetleri ve Gazetecilere ve Medya Kuruluşlarına Yönelik Saldırıları” temasıyla İstanbul’da yapıldı.
Toplantıya, 43 ülkeden 20 bakan, iletişim ve medya kuruluşlarının başkan ve üst yöneticilerinden oluşan yaklaşık 200 üst düzey temsilci katıldı.
Kur’an-ı Kerim tilaveti ve İsrail’in Filistin’deki zulmünü anlatan kısa filmin izlenmesiyle başlayan toplantının açılışında konuşan Altun, 2022’de gerçekleştirdikleri İİT Enformasyon Bakanları Konferansı’nda İslam alemi ve tüm insanlık için büyük tehlikeler arz eden hakikat krizi ve dezenformasyon tehdidinin ele alındığını hatırlattı.
Bugünkü toplantının ise İslam İşbirliği Teşkilatı tarihi içinde özel bir yeri bulunduğunu belirten Altun, “Teşkilatımız, tarihinde ilk defa sektörel bazda olağanüstü bir toplantı gerçekleştiriyor. İsrail zulmüne karşı ortak bir tavır sergileyebilmek, iletişim ve medya alanında hakikat namına ortak bir mücadele ortaya koyabilmek açısından bu toplantı hayati önemi haiz bir toplantıdır.” ifadelerini kullandı.
İİT’nin kuruluşunun temelinde, Müslümanların Filistin sınavını hakkıyla verebilme kaygısının yattığını dile getiren Altun, konuşmasında teşkilatın kuruluşuyla ilgili bilgiler verdi.
Altun, teşkilatın merkezi olan Kudüs’ün bugün işgal altında olduğunu aktararak, “Ne var ki 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana İsrail, zulümlerini katbekat artırmış, dünyanın gördüğü en büyük katliamları, soykırımı Gazze’de, Filistin topraklarında hayata geçirmiştir. Ne yazık ki bu süreç devam etmektedir.” diye konuştu.
İsrail’in zulüm tarihi söz konusu olduğunda 7 Ekim’i bir milat, son zamanlarda ortaya çıkmış bir hadise olarak görmenin illüzyon ve yanılsama olduğunu kaydeden Altun, “7 Ekim ne bir milattır ne nevzuhur bir zulümdür ne de sebeptir. 7 Ekim’den bu yana Gazze’de devam eden İsrail zulmü bir sonuçtur.” ifadelerini kullandı.
İsrail’in, Batıcı, sömürgeci ve emperyalist zihniyetin Orta Doğu’daki fiili uzantısı olarak bölgede zulümlere, ağır insan hakları ihlallerine ve katliamlara imza attığını belirten Altun, bu faaliyetleri ve ihlalleriyle İsrail’in uluslararası hukuk ve teamüllere aykırı olarak zorla toprak kazanma, etnik temizlik, sivillerin kasten öldürülmesi gibi çok çeşitli savaş suçları işlediğini ve işlemeye devam ettiğini söyledi.
Altun, İsrail’in, Roma Statüsü, Lahey Sözleşmesi ve 4 No’lu Cenevre Sözleşmesi’nin ilgili maddelerini ihlal ettiğini aktararak, “İsrail, Gazze’de yaklaşık 30 bin masumu katlettiği bu saldırılarda, bu savaş suçları ile insanlığa karşı suç işlemiştir.” dedi.
“Katliamlar yapan İsrail, Batı dünya düzeni tarafından dokunulmaz kılınıyor”
İsrail’in suçlarını teşhis ederken onun arkasında toplanan karanlık güçleri de görmek gerektiğine işaret eden Altun, “İsrail’in bu denli pervasızca hareket etmesinin başlıca sebebi uluslararası sistemin adaletsizliğidir. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok uluslararası kuruluşun sorun ve çatışmalardaki işlevsiz yapısı, İsrail’in hak ettiği cezayı henüz alamamış olmasının başlıca müsebbibidir. İsrail suç işlemekte, katliamlar yapmakta ve fakat Batı dünya düzeni tarafından adeta dokunulmaz kılınmaktadır. Bunu kabul edemeyiz.” diye konuştu.
Altun, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin yapısının katliamlara engel olamadığı gibi, ateşkes kararı dahi alamadığına vurgu yaparak, “İsrail’in onca ihlale rağmen bir yaptırımla karşılaşmaması, BM Güvenlik Konseyindeki veto ayrıcalığının sorumsuzca ve kötücül bir şekilde kullanılmasının bir neticesidir. Bu durum bizzat uluslararası sistemin içinde bulunduğu çaresizliği de göstermektedir. Bu sistemin revizyonu elzemdir.” dedi.
Bu nedenle Türkiye olarak küresel kriz ve çatışmaların çözümünde öncü rol alabilecek uluslararası bir sistemin inşasını ısrarla vurguladıklarını belirten Altun, “Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Dünya beşten büyüktür.’ ve ‘Daha adil bir dünya mümkün’ anlayışı, ilkesi, uluslararası sistemdeki revizyon ihtiyacının en veciz ifadesidir. Bu şiar doğrultusunda 1967 sınırları içerisinde başkenti Doğu Kudüs olan egemen, bağımsız ve coğrafi bütünlüğü olan bir Filistin Devleti’nin kurulması hepimizin Filistin konusundaki duruşunun temelini oluşturmaktadır.” ifadesini kullandı.
Altun, bağımsız bir Filistin Devleti kurulmadığı müddetçe İsrail’in katliamlarını durdurmanın ve bölgede kalıcı bir barışı tesis etmenin mümkün olmadığını söyledi.
İsrail’in kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan yayıncılık anlayışı
Uluslararası sistemdeki adaletsiz ve hakkaniyetsiz yapı ve uygulamaların iletişim ve medya alanında da kendisine yer bulduğunu bildiren Altun, “İsrail’in katliamlarına sözde meşru gerekçeler sunarak uluslararası kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan bir yayıncılık anlayışı söz konusudur. Bu yayıncılık politikası, birçok yönüyle sömürgeci habercilik anlayışının günümüzdeki en somut yansımasıdır. Özellikle birtakım Batılı medya kuruluşlarının, haber kaynaklarını seçerken İsrail’in anlatısını tekrar eden, seçmeci bir yaklaşım sergilediğini görüyoruz.” diye konuştu.
Altun, saldırıların başladığı ilk günlerde Filistinlilerin tanıklığına istisnai olarak başvurulurken, Batılı medya organlarında sıklıkla İsrailli yetkililerin demeçlerinin dolaşıma sokulduğunu aktararak, birçok medya kuruluşunun, bu tutum ve politikasıyla İsrail savaş makinesinin hizmetçisi konumuna düştüğünü belirtti.
“İsrail, Gazze’de sistematik bir şekilde gazetecileri katletmektedir”
İsrail’in tutumuna karşı hakikatten yana duran birçok gazetecinin, söz konusu medya kuruluşlarının mobbing ve baskısına maruz kaldığını, birçoğunun işten çıkarıldığını dile getiren Altun, “Bütün bunlar bir yana, karşımızda çok daha acı, insanlık için utanç verici bir başka tablo daha vardır. İsrail, Gazze’de sistematik şekilde gazetecileri katletmektedir.” dedi.
Altun, bu süreçte 130 gazetecinin katledildiğini, ailelerinin hedef alındığını, ailelerinden binden fazla çocuğun öldürüldüğünü ve evlerinin bombalandığını anlattı.
Sahada gazetecileri katleden İsrail’in temel hedefinin gerçekleri örtbas etmek olduğunu ve hakikati katletmek için gazetecileri öldürdüğünü ifade eden Altun, hayatını kaybeden gazetecilere rahmet diledi.
Altun, İsrail’in hakikati gizlemek için dezenformasyon yöntemini de kullandığını anlatarak, “Dünya Ekonomik Forumu tarafından geçtiğimiz hafta ‘Küresel Riskler Algı Araştırması’ adlı bir rapor yayınlanmıştır. Binin üzerinde uzmanın analizinden hareketle hazırlanan raporda kısa, orta ve uzun vadede insanlık karşısındaki 10 büyük tehdit sıralanmıştır. Bu rapora göre insanlığı bekleyen en büyük tehdit, dezenformasyon ve yanlış bilgidir. Benzer öngörüler, dünyanın çeşitli ülkelerindeki üniversiteler, stratejik düşünce enstitüleri ve bilgi merkezleri tarafından yapılan araştırmalarda da yer alıyor.” diye konuştu.
“Filistin davasının küresel gündemden düşmesine asla müsaade etmeyeceğiz”
İsrail’in saldırıları ve dezenformasyon faaliyetlerinin de bu raporları teyit ettiğine dikkati çeken Altun, “Türkiye olarak dezenformasyon kaynaklı tehditlerin karşısında elimizden gelen bütün güçle mücadele etmeye çalışıyoruz. İletişim Başkanlığımız bünyesinde faaliyet gösteren Dezenformasyonla Mücadele Merkezimiz ve Anadolu Ajansı bünyesinde faaliyet gösteren ‘Teyit Hattı’ birimi, bu tehditleri bertaraf etmeye yönelik önemli çalışmalar yürütmektedir. Çıkardığımız uluslararası yayınlarla, düzenlediğimiz yenilikçi sergilerle, yaptığımız filmlerle İsrail’in ve İsrail yanlısı medya kuruluşlarının dezenformasyonlarını ifşa ediyor, tarihe hakikat adına not düşüyoruz.” ifadelerini kullandı.
Altun, Anadolu Ajansı ve TRT başta olmak üzere medya kurum ve kuruluşlarının, doğrudan sahadaki gerçekleri ortaya koyma noktasında büyük fedakarlıklarda bulunduğunu belirterek, “Bilhassa Anadolu Ajansımızın ortaya koyduğu görsellerin Uluslararası Adalet Divanı’nda delil olarak kullanılması, bu yönde atılacak her türlü adımın ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır.” dedi.
Bu doğrultuda, dezenformasyonla mücadelede, kamu diplomasisinin çeşitli alanlarında, stratejik iletişim çalışmalarında ve sahadaki habercilik faaliyetlerinde ortaya konulacak tüm gayretlerde güçlü bir işbirliğiyle hareket etmeleri gerektiğine inandıklarını söyleyen Altun, böylelikle İsrail’in işlediği cürümlerin bedelini ödemesi için bu adımların çok kritik olduğunu düşündüklerini kaydetti.
Altun, bu çabaların, İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler nezdinde kurulacak kapsamlı işbirlikleriyle çok daha anlamlı ve güçlü bir seviyeye çıkarılacağını vurgulayarak, “Bedeli ne olursa olsun, İsrail’in barbarlığını, soykırım girişimlerini, savaş suçlarını ve sadece Gazze’de değil, Filistin’in tamamında sürdürdüğü kötücül faaliyetlerini delilleriyle ortaya koymak zorundayız. Bu çabamızı sürdürmeye devam edeceğiz. Biz şuna inanıyoruz, İsrail ne yaparsa yapsın, yaptığı zulümlerle hakikati asla susturamayacaktır.” değerlendirmesinde bulundu.
Şair Sezai Karakoç’un, “Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak.” dizelerini hatırlatan Altun, “İslam ülkeleri olarak hakikati haykırmaya devam edeceğiz. Filistin davasının küresel gündemden düşmesine asla müsaade etmeyeceğiz. İsrail’in suçlarını örtmek için büyüttüğü bu karanlığa ışık tutmaya devam edeceğiz. Şairin dediği gibi, ‘Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar.’ İsrail de aydınlıktan ve doğrulardan kaçıyor. Fakat bu kaçışı, tarih ve hakikat önünde mahkum olmaktan İsrail’i kurtaramayacaktır.” diye konuştu.
Altun, yapılan bu olağanüstü toplantının Filistinliler başta olmak üzere tüm İslam alemi için tarihi ve hayırlı sonuçlara vesile olmasını temenni ederek, “Bu toplantının somut bir çıktısı olarak yayınlayacağımız Sonuç Bildirisi’nin, uluslararası topluma güçlü bir mesaj vereceğine inanıyorum.” dedi.
Toplantı, açılış konuşmalarının ardından basına kapalı devam etti. İİT üyesi ülkelerin enformasyon bakanları, ikili görüşmelerde ve konferansta yaptıkları konuşmalarda, İsrail’in dezenformasyon faaliyetlerine karşı Türkiye’nin mücadelesini önemsediklerini ve takdir ettiklerini belirtti.
]]>İslam İşbirliği Gençlik Forumu (ICYF) önderliğinde hayata geçirilen Uluslararası Kuluçka Merkezi Açılış Töreni’ne Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkanı Burak Dağlıoğlu, Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Enes Eminoğlu, Bilişim Vadisi Genel Müdürü Erkam Tüzgen, ICYF Başkanı Taha Ayhan ve çok sayıda davetli katıldı.
Törende konuşan Dağlıoğlu, buradaki amacın Türkiye’nin bölgesel rolünü güçlendiren bir hikayeye imza atmak olduğunu belirterek, “Çok mütevazi başladık. Burada yaklaşık 12 girişimle başlıyoruz. Ben eminim ki bunun daha fazlasını yapmak mümkün. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır’ın himayelerinde buradaki bu kuluçka merkezini daha ileri aşamalara taşıyacağız.” diye konuştu.
Geçen yıl Türkiye’de erken aşamadaki teknoloji şirketlerine 700 milyon dolardan fazla yatırım yapıldığını belirten Dağlıoğlu, bu girişimler arasında sadece Türk girişimciler olmadığını, uluslararası girişimcilerin de bulunduğunu söyledi.
Dağlıoğlu, şunları kaydetti:
“Türkiye’ye girişimlerini kurmak için gelmiş olan girişimciler var ve birçok uluslararası raporda ve endekste görüyoruz ki Türkiye kendi bölgesinde girişime başlamak için en uygun, en isabetli yer. Bunun tabii çok fazla bileşenleri var. Bileşenlerinden biri de sermayeye erişimin kolay olması, fonlamaya erişimin olması. İstanbul gibi çok sofistike bir pazarda ürün geliştirmek, hizmet geliştirmek ve bunu test etmek çok mümkün. Buradan küresel pazarlara erişmek mümkün. İşte biz bu çerçevede inşallah kurduğumuz Uluslararası Kuluçka Merkezi’nin ilk başarılarını görmeye başladık.
Bizim için önemli bir platform olan TEKNOFEST’in Take Off adında girişimcilik yarışması var. Geçtiğimiz aralık ayındaki etkinlikte bizim Uluslararası Kuluçka Merkezi olarak bir standımız vardı. Orada 6 tane girişimimiz kendini göstermiş oldu ve benim için gurur verici bir andı. Çünkü ürünlerin hazır olduğunu görmek, artık onları ticarileştiğini görmek, yatırım turu yapıyor olduklarını görmek bizim mütevazi adımımızın somut meyvelere dönüştüğünü gösteren göstergelerden biriydi.”
“Bilişim Vadisi’nin en büyük ideali Türkiye’yi dünyanın inovasyon üssüne dönüştürmek”
Bilişim Vadisi Genel Müdürü Erkam Tüzgen de, “Bilişim Vadisi’nin en büyük ideali Türkiye’yi dünyanın teknoloji ve inovasyon üssüne dönüştürmek.” diye konuştu.
Girişimcilerle konuşurken, onlarla istişare ederken en çok gündeme gelen hususlardan bir tanesinin “doğuştan uluslararası” ifadesi olduğunun altını çizen Tüzgen, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu girişimcilik merkezi de doğduğu günden itibaren uluslararası faaliyet göstermeye başlamış bir girişimcilik merkezi olacak. Bundan sonra biz, yurt dışından, Türkiye’de büyümek isteyen girişimcileri teknoloji vizesiyle buraya adapte olma programlarıyla desteklemeye devam ediyor olacağız. Bu işbirliklerini Medine’de, Taşkent’te, İslam dünyasının her köşesinde ve inşallah özgür Kudüs’te gerçekleştirme hayali ve duasıyla sözlerime son veriyorum.”
ICYF Başkanı Taha Ayhan ise girişimciliğin en doğru çözüm olduğunu gördüklerini belirterek, “İnsanlara ilham vermenin, insanlara fikir vermenin, insanlara bir meslek edindirmenin en doğru yaklaşım olduğunu ve bizim açımızdan en verimli yol olduğunu gördük ve bu yüzden buna odaklandık.” dedi.
Buradaki gençlerin Batı’daki emsallerinden eksileri bulunmadığını, artılarının olduğunu belirten Ayhan, “Çünkü içinde bulundukları imkansızlıklara rağmen çok daha verimli, çok daha farklı yaklaşımlar geliştirerek çok daha güzel çözümler üretebiliyorlar.” şeklinde konuştu.
]]>TRT World Araştırma Merkezi’nde Tarek Cherkaoui’nin moderatörlüğünü yaptığı oturumda Filistin’in İngiltere’deki Misyonunun Başkanı Büyükelçi Hüsam Zomlot, yazar ve insan hakları aktivisti Miko Peled ve İsrail Konut Yıkımları Karşıtı Kurul Direktörü Jeff Halper konuşmacı olarak yer aldı.
“Tanık olduğumuz şey küresel dünya için bir dönüm noktasıdır”
Panele çevrim içi olarak katılan Filistin’in İngiltere’deki Misyonunun Başkanı Büyükelçi Zomlot, “Filistin’deki vaziyet korkunç, her anlamda korkunç. Halkımıza yönelik bir soykırımla karşı karşıyayız. Benden öncelikli olarak meselenin uluslararası boyutu hakkında konuşmam istendi. Sembolik olarak ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, yapısal olarak anlamlı ve doğrudan bir müdahalede bulunmaktan aciz bir dünya ve küresel kurumlar gerçeğiyle karşı karşıyayız. Filistin, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın başarısızlıklarına ve eksikliklerine ışık tutmaktadır. Benim inancım odur ki tanık olduğumuz şey küresel dünya için bir dönüm noktasıdır.” ifadelerini kullandı.
Filistin’de yaşananların küresel sistemin ahlaki temellerinin sınanması olduğunu söyleyen Zomlot, bu sınamanın başarısız bir şekilde devam etmesi durumunda kimsenin uluslararası araçlara inanmadığı bir dünyada, daha derin bölünmelere tanık olunacağını işaret etti.
Zomlot, İsrail’in 76 yıl önce yaptığının aynısını yaparak Gazze’yi boşaltma planı çerçevesinde hareket ettiğini, bunun için on binlerce insanı öldürdüğünü, 1,7 milyon insanı yerinden ettiğini, Gazze Şeridi’nin alt yapısını tamamıyla tahrip ettiğini, açlığın ve bulaşıcı hastalıkların her geçen gün daha fazla yayıldığını anlattı.
Uluslararası hukuktaki tüm savaş suçlarının işlendiğinin ve tüm dünyanın telefonlarından, ekranlarından, bilgisayarlarından canlı olarak izlediğinin, Uluslararası Adalet Divanı (UAD) kararına rağmen devam eden bir soykırım olduğunun altını çizen Zomlot, ABD’nin istese bunu anında durdurabileceğini, diğerlerinin ise ABD öne geçmeden bunu yapmaya cesaret edemediği bir uluslararası sistemin hakim olduğunu dile getirdi.
Zomlot, şu ifadeleri kullandı:
“Uluslararası sistem çalışmıyor, işe yaramıyor. Artık uluslararası bir sistemden söz edemiyoruz. Bu sadece dünyanın en güçlü ülkeleri ve onların emirleri çerçevesinde kullanılabilen ve istismar edilebilen bir yapıdır. Bu nedenle sadece ülkeler tarafından değil, özel çıkar grupları tarafından da suiistimal edilmeye açıktır. ABD gibi ülkelerin içinde de çok özel çıkar grupları var. Eğer bu özel çıkar grupları, bir avuç güçlü insan, ülkedeki güç mekanizmalarını ele geçirebiliyorsa uluslararası bir sistemimiz yok demektir. Eğer durum buysa ne anlamı var? Uluslararası kuralların anlamı nedir?”
Aslında Filistin meselesinin hiç de karışık olmadığını ve üzerine konsensüsün oluştuğu bir konu olduğunu belirten Zomlot, herkesin bağımsız bir Filistin devletine ihtiyaç olduğunun farkında olduğunu ama çözüm üretilemediğine dikkati çekti.
“Kınamaları kınanması gereken yerlere saklayın”
Yazar ve insan hakları aktivisti Miko Peled, ayrımcılığa, diktatörlüğe ve işgale karşı savaşanların kahramanlıklarını duyarak büyüdüğünü, fakat söz konusu Filistinliler olana kadar hiçbir zaman direnişçilerin kınandığını görmediğini kaydetti.
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın 7 Ekim’deki saldırısının ardından Filistinlileri kınayanlara seslenen Peled, “Kınama ihtiyacına saplanıp kalmak yerine, insanları öncelikle başlarını öne eğmeye davet ediyorum. Filistin halkının ilk kez değil, belki de çok uzun zamandır görmediğimiz kadar büyük bir cesaret ve fedakarlık göstermesi karşısında başlarını öne eğmeye davet ediyorum. Kınamaları kınanması gereken yerlere saklayın, 75 yıldır devam eden bir soykırımı kınayın, 75 yıldır devam eden bir apartheid rejimi kınayın, bir etnik temizlik kampanyasını kınayın.” diye konuştu.
Peled, “Kınama şiddetin kaynağına, ırkçılığın kaynağına yönelmelidir. Bu da İsrail devleti, siyonist hareket, siyonistler ve dünyanın dört bir yanındaki İsrail destekçileridir.” şeklinde konuştu.
Öldürdükleri Filistinlilerin, işledikleri insan hakları ihlallerinin, sebep oldukları yıkımın listesinin İsrailliler tarafından bir başarı listesi olarak görüldüğünü aktaran Peled, sebep oldukları durumdan sadece İsrailli devlet yetkililerinin ve askerlerin değil, İsrail halkının da memnuniyet duyduğuna işaret etti.
Peled, “Dünyanın en fakir ve en mazlum bölgelerinden birinden gelen küçük bir grup adanmış savaşçı, İsrail devletinde işlevsizlik ve kaos oluşturmayı başardı.” ifadelerini kullandı.
İsrail’in bu sebeple savunmasız insanları hedef aldığını belirten Peled, bunu “meşru müdafaa” ile açıklamaya çalışmanın tamamen “saçmalık” olduğunu vurguladı.
Peled, Filistin’de barış için tek seçeneğin “nehirden denize özgür Filistin” devletinin kurulmasından geçtiğini kaydetti.
“Bütün çatışma Filistinlileri yok etme durumuna kilitleniyor”
İsrail Konut Yıkımları Karşıtı Kurul Direktörü Halper, “Soykırımla yüzleştiğimizde hepimiz içimizde bir şeyler hissediyoruz ama aynı zamanda bu konferans, en başta da vurgulandığı gibi, gelecekle ilgili. Başka bir deyişle, olanları görmezden gelemeyiz, yanından geçip gidemeyiz ama aynı zamanda gözlerimizi gelecekten de ayırmamalıyız.” ifadelerini kullandı.
Filistin meselesinin nihai olarak siyasi çözüme kavuşturulması gereken bir mesele olduğuna vurgu yapan Halper, İsrail Konut Yıkımları Karşıtı Kurul olarak sorunun çözümüne ilişkin bir siyasi program oluşturmaya çalıştıklarını söyledi.
Halper, Filistin’in özgür Filistin devleti kurulduğunda da 1948’deki ya da 1918’deki haline geri dönmeyeceğini, neticede miras olarak kalacak bir yerleşimci-sömürgeci gerçekliği olduğunu ve eğer tek bir Filistin devleti kurulsa dahi yüzde 40’ını İsrailli Yahudilerin oluşturacağını aktardı.
Yerleşimci sömürgeciliğin önemli bir kavram olduğunu ifade eden Halper, “Bu bir sömürge sistemidir. Siyonist hareketin niyeti, geri dönmek ve miraslarını almak. Bunun için kaç mülteci geri gelebilir; diğerlerinin özgürlüğüne ve kültürel yaşamlarına ne tür sınırlamalar getirebilirler? Başka bir deyişle, bütün çatışma Filistinlileri yok etme durumuna kilitleniyor.” dedi.
]]>“İşgal bitene kadar barış olamaz”
LAHEY – Ürdün Dışişleri Bakanı Ayman Safadi Uluslararası Adalet Divanı’nda yaptığı konuşmada, “İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırganlığı bir an önce sona ermelidir. Bunun sorumluları adaletle yüzleşmelidir. Hiçbir ülkenin hukukun üstünde olmasına izin verilmemelidir. İsrail, tamamen uluslararası hukuku hiçe sayarak hareket ediyor ve buna izin veriliyor. Bu devam edemez” dedi.
Uluslararası Adalet Divanı’nda “İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin danışma görüşü” duruşmaları devam ediyor. Hollanda’nın Lahey kentindeki Barış Sarayı’nda düzenlenen duruşmaların 4’üncü gününde Ürdün Dışişleri Bakanı Ayfan Safadi ülkesinin argümanlarını sundu. Bakan Safadi, “İsrail’in Filistin işgali en kanlı ve en insanlık dışı biçimde devam ederken, bugün Ürdün Krallığı adına karşınızdayım. Mahkemenizin muhtemel soykırımın incelenmesi gerektiğini belirttiği İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı tüm şiddetiyle devam ediyor” ifadelerini kullandı. Safadi, “Gazze’deki yarım milyon Filistinli, Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırmasının 5’inci, yani en kötü seviyesinde açlıkla karşı karşıya. Gazze’de Filistinliler İsrail’in savaşı yüzünden ölüyor. İsrail, uluslararası insani hukuku ihlal ederek ve emrettiğiniz geçici tedbirleri hiçe sayarak gıda ve ilaç dağıtımını da engellediği için açlıktan ve ilaçsızlıktan ölüyorlar. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırganlığı bir an önce sona ermelidir. Bunun sorumluları adaletle yüzleşmelidir. Hiçbir ülkenin, hukukun üstünde olmasına izin verilmemelidir. İsrail, tamamen uluslararası hukuku hiçe sayarak hareket ediyor ve buna izin veriliyor. Bu devam edemez. İşgal hukuka aykırıdır. Bu insanlık dışı, bitmesi gerekiyor” şeklinde konuştu.
“Yasa dışı olan yerleşimlerin sayısı artıyor. Yerleşimci terörü büyüyen bir kötülüktür”
Safadi, “İsrail sistematik olarak işgali pekiştiriyor, Filistinlilerin kendi geleceğini tayin hakkını açıkça reddediyor. Yasa dışı tek taraflı eylemleri, sahada barışa yönelik tüm umutları yok eden yeni gerçekler doğuruyor. Uluslararası hukuka göre yasa dışı olan yerleşimlerin sayısı artıyor ve işgal altındaki Filistin topraklarında daha da yayılıyor. Oslo Anlaşması’nın imzalandığı 1993 yılında 280 bin olan yerleşimci sayısı bugün neredeyse yüzde 150’lik bir artışla 700 binin üzerine çıktı” dedi. Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik uyguladığı şiddete değinen Safadi, “Yerleşimci terörü büyüyen bir kötülüktür. Kurbanları masum Filistinliler, onların evleri ve geçim kaynaklarıdır. İşgalci güç olarak İsrail’in sivilleri koruma, kültürel ve tarihi mirası koruma ve demografik değişiklikleri zorlamaktan kaçınma konusunda yasal yükümlülüğü vardır. Bu yükümlülüğü sürekli ve kasıtlı olarak ihlal etmektedir” dedi. İsrail’in Filistin’in kültürel ve tarihi mirasını yok ettiğini, Filistin topraklarını ilhak ettiğini, Filistinlileri evlerinden, köylerinden ve şehirlerinden sürdüğünü vurgulayan Safadi, “İsrail, erkek ve kadın binlerce çocuğu yasa dışı bir şekilde gözaltına alıyor, onları fiziksel ve zihinsel işkenceye, istismara maruz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
“İşgal bitene kadar barış olamaz”
Safadi, “İsrail, Müslümanların ve Hıristiyanların ibadet özgürlüğünü ihlal ediyor. İsrail hükümeti, Müslümanların Mescid-i Aksa’da ibadet etme haklarını ciddi biçimde kısıtlıyor ve Hıristiyan rahipleri fanatik Yahudilerin aşağılaması ve tacizinden korumak için gerçek adım atmıyor. Onlarca yıldır süren işgal boyunca İsrail, işgal altındaki Kudüs’teki kutsal mekanların Arap, Müslüman ve Hıristiyan kimliğini değiştirmeye çalışıyor. Barış, tüm bölge halklarının hakkıdır. Ama işgal bitene kadar barış olamaz. Filistin halkının kendi geleceğini tayin hakkı gerçekleşene kadar barış olamaz” şeklinde konuştu. Ürdün’ün barış için durmadan çalıştığını aktaran Safadi, “Barışın Ürdün, bölge ve dünya için değerini biliyoruz. İki devletli çözüm hayata geçirilmeli, Filistin devleti Birleşmiş Milletlerin tam üyesi olarak tanınmalı ve kabul edilmelidir” dedi. Safadi, Ürdün’ün Kudüs’teki kutsal mekanları savunma çabalarından vazgeçmeyeceğini belirtti.
“İsrail işgalinin sona ermesi gerektiğine hükmedin”
Safadi, konuşmasını şöyle tamamladı: “İsrail işlediği savaş suçlarından ve uluslararası hukuku ihlal etmekten sorumlu tutulmadığı için Gazze’de ve Batı Şeria’da her gün yüzlerce Filistinli öldürülüyor. Gazze’de çocuklar anestezisiz ameliyat ediliyor. 6 yaşındaki Hind, İsrail’in öldürdüğü yakınlarının çürüyen cesetlerinin yanında günlerce arabada kaldı. Sağlık görevlileri onu kurtarmak için geldiğinde İsrail işgal ordusu sağlık ekibini ve Hind’i öldürdü. Bu vahşet, İsrail işgali altındaki yaşamın değişmez bir gerçeğidir. Bu vahşetin artık devam edemeyeceğine hükmedin. Adaletin sağlanmasına yardımcı olun. Bütün kötülüklerin kaynağı olan İsrail işgalinin sona ermesi gerektiğine hükmedin.”
]]>Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) “İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin danışma görüşü” duruşmaları devam ediyor. Bugünkü duruşmada İran adına söz alan İran Dışişleri Bakanlığı Hukuk ve Uluslararası İşler Bakan Yardımcısı Rıza Necefi, İsrail yönetiminin devam eden soykırımları ve uluslararası hukuku ihlal etmesi nedeniyle UAD tarafından sanık olarak görülmesi gerektiğini savundu. Hollanda’nın idari başkenti Lahey’deki Barış Sarayı’ndaki duruşmada konuşan Necefi, Filistin halkının kendi geleceğini tayin etme hakkı olduğunu belirterek, “Umut ediyoruz ki UAD binlerce Filistinli kadın ve çocuğun canını kurtararak, İsrail’in Filistin topraklarını işgaline son verecek ve Filistinlilerin hakkını tanıyacak bir karara varır” dedi.
“İsrail rejimi uluslararası hukuku ihlal etmektedir”
Uluslararası toplumun İsrail ile ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerini sonlandırması gerektiğini kaydeden Necefi, “İsrail rejimi açık bir şekilde Filistin topraklarında uluslararası hukuku ihlal etmektedir. Filistin topraklarında uzun süredir devam eden işgal, Filistin topraklarındaki demografik yapının değiştirilmesi, Filistin halkının doğal haklarının elinden alınması, Filistinlilere yönelik ayrımcılıklar ve Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesi İsrail rejiminin uluslararası hukukun ihlallerinin en somut örnekleridir. İsrail rejimi uzun süredir devam ettirdiği işgal politikaları ile Filistin topraklarında işgalini kalıcı olarak sürdürmek istediğini göstermektedir. Bu durum Filistinlilerin kendi geleceklerini tayin haklarının ihlalidir” şeklinde konuştu.
“İşgalin son bulması için ülkeler arasında ortaklaşa etkili iş birliği yapılmalıdır”
UAD’nin İsrail konusunda tüm devletlere uluslararası hukuka uyulması yönünde çağrı yapmasını talep eden Necefi, İsrail’in hukuk ihlalleri karşısında Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin İsrail ile ilişkilerini sonlandırmaları ve işgale engel olmaları gerektiğini savundu. Necefi, “Yukarıda belirtilen hukuk ihlalleri karşısında yapılması gerekenler; doğrudan veya dolaylı olarak işgalci rejime giden tüm yardımların kesilmesidir. İsrail ile olan tüm askeri, siyasi ve ekonomik ilişkiler kesilerek rejimin Filistinlilere yönelik hak ihlalleri ve işgali sona erdirilmelidir. İsrail’in uzun süreli işgali nedeniyle Filistin topraklarında oluşan hukuka aykırı yeni şartlar diğer devletler tarafından kabul edilmemelidir. Son olarak Kudüs’ün statüsünün korunması, Filistinlilerin hak ihlalleri yaşamaması ve işgalin son bulması için ülkeler arasında ortaklaşa etkili iş birliği yapılmalıdır” ifadelerini kullandı.
İsrail’in Gazze’de her gün ortalama 250 Filistinliyi katlettiğini vurgulayan Necefi, “Bu sayı son yıllardaki diğer çatışmalara göre çok daha fazladır. Bu durum ülkeler arasındaki iş birliğini daha da zaruri ve önemli kılıyor” diye konuştu.
“İnandığımız tek hukuki çözüm yolu Filistin’de ulusal bir referandum yapılmasıdır”
Güney Afrika’nın İsrail aleyhinde açtığı soykırım soruşturmasını hatırlatan Necefi, İsrail aleyhinde alınan karara vurgu yaparak, özellikle İsrail’i destekleyen ülkelerin soykırımın sona ermesi için İsrail’e baskı yapması gerektiğini söyledi. Necefi, “Soykırım suçlularının cezalandırılmaları gerekiyor. Gazze’de devam eden saldırılar nedeniyle mahkemeden işgalci rejimin bir kez daha alınan kararlara uymaya çağrılmasını talep ediyoruz. Bu ise ancak İsrail’in Gazze’ye yönelik devam eden saldırılarına son vermesi ile mümkün olabilir. İran olarak Filistin sorununun çözümü için inandığımız tek hukuki ve demokratik çözüm yolu, Filistin’de ulusal bir referandum yapılmasıdır” dedi. – TAHRAN
]]>Kurtulmuş, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de düzenlenen Asya Parlamenter Asamblesi (APA) 14’üncü Genel Kurulundaki konuşmasının ardından Azerbaycan medyasının sorularını yanıtladı.
Türkiye’nin 2017’den bu yana üstlendiği APA dönem başkanlığının Azerbaycan’a geçtiğinin hatırlatılarak, bundan sonraki sürece ilişkin değerlendirmesi sorulan Kurtulmuş, Azerbaycan’ın APA dönem başkanlığını layıkıyla yürüteceğini belirterek, Azerbaycan Milli Meclisi Başkanı Sahibe Gafarova’ya ve Azerbaycan Milli Meclisine başarılar diledi.
TBMM Başkanı Kurtulmuş, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin geldiği noktaya ilişkin bir soruya da şöyle yanıt verdi:
“Türkiye-Azerbaycan arasındaki ilişkiler merhum Haydar Aliyev’in söylediği gibi ‘Tek millet, iki devlet’ anlayışıyla devam ediyor. Çok şükür Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve Sayın İlham Aliyev liderliğinde her alanda mükemmel ilişkiler sürdürülüyor. Bunu ikili ilişkilerin ötesinde iki kardeş ülkenin, iki devletli tek bir milletin ortak çabası olarak görmek lazım. Bu ilişkiler geliştikçe hem her iki ülke halkının refahı artacaktır hem de bölgesel güven ve istikrara Türkiye’nin, Azerbaycan’ın müşterek çabaları büyük katkı sağlayacaktır. Ben bu vesileyle bir kere daha Azerbaycan’da tekrar cumhurbaşkanı seçilen İlham Aliyev’e tebriklerimizi ifade ediyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına ve Türk halkı adına yeni dönemde de üstün başarılar diliyorum. Azerbaycan’ın özellikle 44 gün süren Karabağ Azatlık Savaşı’ndan büyük bir başarıyla çıkan Aliyev’in bu cumhurbaşkanlığı seçiminden de üstün bir başarıyla çıkmış olması hem Azerbaycan halkı için hem de Türk halkı için sevinç vericidir.”
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları
İsrail’in Gazze başta olmak üzere Filistin topraklarına yönelik saldırılarını durdurmak için atılan adımlara ilişkin bir soru üzerine de Kurtulmuş, modern zamanlarda görülen en büyük katliama şahit olunduğunu söyledi.
İsrail’in saldırganlığı nedeniyle Refah’ta sıkıştırılan Filistinli mültecilerden bir kısmının öldürüldüğünü ifade eden Kurtulmuş, şunları kaydetti:
“Şu anda Gazze Şeridi’nde dar bir alana sıkıştırılan yüz binlerce insan, açlıkla imtihan olmaktadır. İnsanlar artık hayatta kalabilmek için bulabildikleri ne varsa yemek mecburiyetindelerdir. Dolayısıyla burada açık bir katliam, hatta katliam sınırlarının çok daha ötesinde, neredeyse bir soykırım boyutlarına varmış olan ağır insanlık suçlarına şahit oluyoruz. Ama daha üzüntü verici olan; İsrail hükümeti, Netanyahu ve çetesi bu suçları işlerken bütün dünya da bunu seyretmektedir. Halkların ortaya koymuş olduğu tepkiler gerçekten ümit vericidir ama sonuç itibarıyla bu katliamların önlenmesi gerekir. Bunun için de bütün uluslararası mekanizmaların devreye girmesi şarttır. İşte burada Asya Parlamenter Asamblesinde konuşan her bir delegasyon başkanının açık bir şekilde İsrail’i kınaması, İsrail’in bu saldırganlığına karşı bir tavır alması da zaten İsrail’in nasıl yalnızlaştığını gösteren işaretlerden biridir. Burada yapmamız gereken her platformda İsrail’in yalnızlaşmasını temin etmemiz lazım. Vicdan ve akıl sahibi halklar arasındaki dayanışmayı arttırmak ve insanlık cephesi adını verebileceğimiz; mazlumdan, haktan, insaftan yana olan bütün kitlelerin bir araya gelerek bu mücadeleye destek vermesini temin etmektir.
Sonunda artık dünya anlamıştır ki İsrail öyle kınamakla, sözle durdurulabilecek bir ülke değildir. İsrail bu anlamda uluslararası hukuk bakımından ‘istisna devlet’ tanımı içerisinde görülmelidir. Yani uluslararası herhangi bir kaideyi tanımayan ve bundan kendisinin uzak olduğunu ilan eden, uluslararası hukuka aykırı hareket eden bir hükümet haline gelmiştir İsrail’deki hükümet. Bunun bir an evvel durdurulması için uluslararası camianın harekete geçmesi lazım. Bakü’den bir kere daha uyarmak istiyorum. Netanyahu’nun son günlerde verdiği demeçlere bakarsanız söylediği şey şudur; ‘Ramazan gelmeden evvel ben Gazze Şeridi’ne sıkıştırdığım bu insanların tamamını oradan sürüp atacağım. Bunlara karşı büyük bir suç işlemeye devam edeceğim.’ Bu, açıkçası şudur; Netanyahu ve hükümeti maalesef sonu belli olmayan bir yola girmek üzeredir. Bir an evvel bu mekanizmanın durdurulması gerekiyor. Bunun için de uluslararası camianın üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi lazım.”
TBMM Başkanı Kurtulmuş, daha sonra Azerbaycan Milli Meclisi Başkanı Gafarova’nın, APA 14’üncü Genel Kurulu dolayısıyla katılımcı ülkelerin meclis ve heyet başkanları onuruna verdiği öğle yemeğine iştirak etti.
]]>Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD), “İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin danışma görüşü” duruşmaları devam ediyor. Hollanda’nın Lahey kentindeki Barış Sarayı’nda düzenlenen duruşmaların 3’üncü gününde Mısır Dışişleri Bakanlığı hukuk danışmanı Jasmine Moussa ülkesinin argümanlarını sundu. Orta Doğu’nun barış ve istikrar hasreti çektiğini belirten Moussa, Filistin-İsrail çatışmasına 1967 öncesi sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasıyla kapsamlı ve kalıcı bir çözümün olabileceğini söyledi.
Devam eden uluslararası hukuk ihlallerinin, Filistinlilerin topraklarının elinden alınmasını amaçlayan geniş bir politikanın parçası olduğunu ifade eden Moussa, bununla işgalin bir bütün olarak hukuka aykırı hale geldiğini vurguladı.
Filistin’in modern tarihin en uzun süreli işgaline maruz kaldığını belirten Moussa, “Bazı devletlerin mahkemenin hukuki görüşünü belirtmesini istememesi şok edici. Bu, onların uluslararası adalete ve hukukun üstünlüğüne saygıları konusunda nasıl bir mesaj veriyor” dedi.
Mahkemenin BM Genel Kurulu’nun rolünü yerine getirmesinde ek ve temel bir unsur olarak hizmet verdiğini aktaran Moussa, “Barışçıl bir çözüme yönelik gerçek bir umudun var olmadığı göz önüne alındığında bu kritik önem taşıyor” ifadesini kullandı.
“Süresiz işgal, Filistinlilerin siyasi statülerini belirleme hakkını ihlal ediyor”
İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını kalıcı olarak değiştirmeyi ve egemenliğini bu topraklar üzerinde genişletmeyi hedeflediğine ilişkin çok güçlü kanıtlar bulunduğunu söyleyen Moussa, “Buna, İsrail’in yasa dışı tahliye emirleri ve ayrım gözetmeyen güç kullanımı yoluyla Gazze’deki Filistinlileri toplu olarak zorla yerinden etmesi eşlik ediyor” diye konuştu.
Uluslararası mahkemelerin 1967’deki işgalin meşru müdafaa amacıyla yapılmadığını, bunu saldırgan bir savaş olarak kabul ettiğini belirten Moussa, “Kendi geleceğini tayin etme hakkı uluslararası hukukun temel ilkesidir. Tüm devletlerin bu hakka saygı duyma ve bu hakkı koruma görevi vardır. Süresiz işgal, Filistinlilerin siyasi statülerini belirleme, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimlerini sürdürme haklarını ihlal ediyor” şeklinde konuştu.
“Adalet ve hukukun üstünlüğü olmadan Orta Doğu’da barış sağlanamaz”
“Filistin halkının uluslararası hukuk kapsamındaki meşru haklarından faydalanabilmesi için daha ne kadar beklemesi gerekiyor” diyen Moussa, “Tarih bizi bugünkü tepkimize göre yargılayacak” ifadesine yer verdi. Mahkemeye, İsrail’in tazminat ödemesi, işgale ve yerleşimler de dahil olmak üzere hukuka aykırı uygulamalarına derhal son vermesi gerektiğine yönelik karar alması için çağrıda bulunan Moussa, “Adalet ve hukukun üstünlüğü olmadan Orta Doğu’da refah, güvenlik, istikrar ve barış sağlanamaz” dedi.
“Herkesin gözleri önünde yaşananlar soykırımı doğruluyor”
Küba adına sözlü beyanda bulunan diplomat Anayansi Rodriguez Camejo ise yaptığı açıklamada, uluslararası hukuku ihlal eden İsrail ve müttefiklerinin yaptıklarının hukuki sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini belirtti. “Herkesin gözü önünde yaşanan durum, devam eden soykırımı doğruluyor” ifadesini kullanan Camejo, “Mahkemenin konu hakkında karar vermek için bütün bir ulusun tamamen yok edilmesini beklememesi gerektiğine inanıyoruz” şeklinde konuştu. – LAHEY
]]>AA Genel Müdürlüğündeki AAtölye’de düzenlenen ve moderatörlüğünü AA Görsel Haberler Direktörü Fırat Çağlayan Yurdakul’un yaptığı panele, gazeteci Mehmet Akif Ersoy, AA Orta Doğu Haberleri Müdürü Turgut Alp Boyraz, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Erkiner ve Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şuay Nilhan Açıkalın konuşmacı olarak katıldı.
Boyraz, Slovakyalı bir gazeteciyle yaşadığı diyaloğu aktararak, Slovakyalı gazetecinin kendisine “İsrailli gazetecilerin, yabancı gazetecileri belirli yerlere yönlendirdiğini ve belirli yerlerin üzerini örtmek istediğini” söylediğini kaydetti.
Gazze’de yaşananlar için “Bu bir soykırımdır.” diyen İsrailli milletvekili Ofer Cassif’e basının durumunu sorduğunu aktaran Boyraz, Cassif’in “İsrail basınının yüzde 99’u otosansür uyguluyor.” dediğini belirtti.
Boyraz, İsrail basınının uyguladığı otosansürün uluslararası basına da yansıdığını ifade ederek, İsrail’in gazetecilerin Gazze’ye girişine izin vermediğini hatırlattı ve uluslararası basının bunu sorgulaması gerektiğini söyledi.
“Uluslararası kanallar Gazze meselesinde iyi sınav vermedi”
Uluslararası kanalların Gazze meselesinde iyi sınav vermediğini belirten Boyraz, izleyicilerin kanalların önünde gösteri düzenleyerek onları politikalarını değiştirme noktasında zorladıklarını dile getirdi.
Boyraz, Holokost’un bir daha yaşanmaması için hala filmler ve dizilerin çekildiğine işaret ederek, bu endüstri sayesinde yaşananların unutulmadığına dikkati çekti.
Gazze’de öldürülenlerin sayıya indirgenmemesi ve yaşananların normalleşmemesi için “bir daha asla” bilincinin oluşturulması gerektiğini vurgulayan Boyraz, yaşananların kayıt altına alınması, belgeselleştirilmesi, kitaplaştırılması ve sorumlulardan hukuk önünde hesap sorulması gerektiğini vurguladı.
Boyraz, medyanın durumu konusunda pesimist düşünceye sahip olmadığını belirterek, AA gibi kuruluşların yaptığı yayınların görünürlük kazandığını ve uluslararası medyanın Gazze’de olanları yansıtmaya zorlandığını kaydetti.
Bazı İsraillilerin “medeniyet getirdiği” düşüncesine kapıldığını söyleyen Boyraz, “19. ve 20. yüzyılda kaldığını düşündüğümüz o ilkel, kolonyal söylemi, İsrail toplumu hala muhafaza ediyor.” dedi.
“Gazetecilik yapmamızı isteyenler gazetecilik yapmıyorlar”
Gazeteci Mehmet Akif Ersoy, “küresel düzeyde İsrail’in yaptığı her şeyi meşru gören aktörlerin” İsrail’i kurtardığını belirterek, Batı ülkelerinin İsrail-Filistin meselesini 7 Ekim 2023’te başlattığına ve tarihi arka planına hiç değinmediğine dikkati çekti.
Bölgede çalışırken İsraillilerin Türk medyasıyla çok fazla iletişim kurmaya çalıştığını ve “Siz gazeteci değil misiniz? Bizim görüşümüzü de anlatmalısınız.” şeklinde konuştuğunu söyleyen Ersoy, birkaç istisna dışında Batı medyasının Filistinlilerin ya da Filistinli yetkililerin görüşlerini hiçbir şekilde haber yapmadığını anımsattı.
Ersoy, “Hiç kimse şu anda küresel düzeyde İsrail’e ‘İşgal altındaki Filistin topraklarında ne işiniz var?’ demiyor. 7 Ekim’de başlatıyor hikayeyi. Girmiş, her şeyi yapmış orada, dünyaya ‘Bunlar bize saldırdılar.’ diyor.” ifadelerini kullandı.
Batı medyasında yer alan bazı haberlerin dezenformasyona yol açtığına dikkati çeken Ersoy, “Batılı olun, Amerikalı olun, Türk olun, ne olursanız olun yani bir yerde baktığınızda ‘Ne yaşıyoruz biz?’ diye sormuyor kimse. Gazetecilik yapmamızı isteyenler gazetecilik yapmıyorlar.” diye konuştu.
?Somut kanıtların önemine vurgu
Doç. Dr. Erkiner, bir halkın belirli bir bölgeye “sürülmesi” durumunda uluslararası hukuk açısından birçok olanağa dikkat edilmesi gerektiğini söyleyerek, bunun geçmişte, Nürnberg’deki mahkeme sürecinde Naziler aleyhinde kullanıldığını hatırlattı.
Bu açıdan kanıtların toplamasına devam edilmesi gerektiğini vurgulayan Erkiner, koşulların sağlanamaması halinde uluslararası yargı ve devletin sorumluluğu açısından kasıt oluşacağını söyledi.
Erkiner, AA’nın topladığı kanıtların ilerleyen süreçlerde de önemli olacağının altını çizerek, davalarda somut kanıtların sunulmasının “hayati” olduğunu vurguladı.
Bu durumun AA için “olağanüstü bir uluslararası tecrübe” ve “başarı” olduğunu kaydeden Erkiner, devletler için uluslararası hukukun önemine de işaret etti.
Erkiner, dünyada, İsrail’e karşı olan yaklaşımlara da değinerek, İsrail’e yönelik mevcut yaklaşımlarda Güney Afrika’nın tutumunun da etkili olduğunu belirtti.
Ukrayna’daki olaylara yönelik tepkilerle Filistin’i karşılaştıran Erkiner, Filistin konusunda hukuksal alanda halen “soyut” konuşmaların yapıldığını aktardı.
Erkiner, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun kararlarını aktararak, devletlerin uluslararası sorumluluk hukuku açısından tedbirler alabileceğini anlattı.
Öğretim Üyesi Erkiner ayrıca, uluslararası barış ve güvenlik hukuku ve Uluslararası Adalet Divanının yargılamalarının “çare olmasa”, İsrail aleyhine hemen sonuçlanmazsa veya hiç sonuçlanmazsa bile artık devletlerin tekil olarak İsrail’in sorumluluğunu ileri sürebilme yetkilerinin temel bulduğunu aktardı.
AA’nın perspektifi düzeltici öz güvenli bir faaliyet icra ettiğini vurgulayan Erkiner, “Dünya, Batı’nın kültürel emperyalizmden de ibaret değil ve entelektüel olarak bir sefalet aşamasındalar ve uygarlıklar önce entelektüel olarak geriler, sonraki ahlaki olarak ve en nihayet maddi üstünlük bakımından da geriler.” değerlendirmesinde bulundu.
“Türkiye’nin ortaya koyduğu büyük bir insani çaba var”
Öğretim Üyesi Açıkalın da İsrail’in Refah kentine saldırılarının Batı ülkelerin de bile büyük tartışma meselesi haline geldiğini ifade ederek, “Kuzey Gazze’den buraya göçe zorlanmış Gazzelilerin bu bölgede sıkıştığını bilmemiz lazım.” dedi.
Bölgeye 7 Ekim’de ilk insani yardım uçağı indiren ülkenin Türkiye olduğunu anımsatan Açıkalın, “Türkiye’nin ortaya koyduğu büyük bir insani çaba var.” diye konuştu.
Açıkalın, Türkiye’nin insani yardım konusunda dış politikası olduğunu belirterek, “Hem Sayın Cumhurbaşkanı’nın (Recep Tayyip Erdoğan) hem de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yürüttüğü bir diplomasi ayağı var. Yani bu üçü Türkiye’nin pozisyonunu anlatırken birbirinden bağımsız düşünülemeyecek 3 sac ayağı aslında.” ifadesini kullandı.
Bölgede çok boyutlu insani kriz yaşandığına dikkati çeken Açıkalın, zorunlu göç, gıda ve temel ihtiyaçlarda yoksunluk, elektrik ve yakıt sorunu, barınma ve salgın hastalıklar gibi Filistinlilerin yaşadığı problemlere işaret etti.
“İnsani krize yetecek mali gücün sadece UNRWA’dan çıkması mümkün değil”
Açıkalın, “Belki 21. yüzyıl içerisinde farklı bölgelerde birçok insani krize maalesef gözlerimiz tanıklık etti ama buradakinde akla gelmeyecek süreçlerin olduğunu söylemek mümkün. Bu bağlamda tam da dile getirdiğimiz gibi bu çok boyutlu insani krizi tek bir ülkenin çözmesi mümkün değil.” diye konuştu.
Türkiye’nin süreç içinde birçok çözüm önerisi sunduğunu dile getiren Açıkalın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sunduğu “insani koridor oluşturma meselesini” anımsattı.
Açıkalın, Türkiye’nin bu konularda deneyimli bir ülke olduğuna vurgu yaparak, “Hem sahadaki faaliyetler konusunda hem de diplomasi açısından bunun en yakın örneğini de Rusya-Ukrayna Savaşı’nda gördük. Ancak maalesef burada belki sadece İsrail’in tutumunun ötesinde, zaman zaman da farklı ülkelerin bu noktadaki isteksizliği insani koridor noktasını şu anda hala bir sonuca erdirememe neticesini gösteriyor.” ifadesini kullandı.
İsrail’i destekleyen Batılı ülkelerin Gazze’ye yapılan yardımları askıya aldıklarını hatırlatan Açıkalın, “İspanya gibi ülkeler bütçe artırımına gitti ama ortadaki çok boyutlu insani krize yetecek bir mali gücün sadece UNRWA’dan (BM Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) çıkması mümkün değil.” diye konuştu.
Açıkalın, İsrail’in “rasyonel devlet anlayışından çıkmış bir devlet” olduğunu belirterek, Refah kentine kara saldırısı düzenlemesi konusunda “Geldiğimiz noktada ne yazık ki keşke İsrail yapmayabilir diyebilseydim. Ama İsrail devlet aklını yitirmiş, şu anda orada hepimizin ortak ifade ettiği gibi sadece Filistinlileri değil yaşamı, Filistin’e, Gazze’ye, İslam’a dair her şeyi silmeye çalışan bir İsrail var. Bunun için de insanları insan dışılaştırmayı temel alarak tüm eylemleri kendine meşru görüyor.” dedi.
Doç. Dr. Açıkalın ayrıca şunları kaydetti:
“İsrail’in izlediği sistematik bazı adımlar var. Kamu diplomasisi için izlediği adımların sonucunda en başa dönüyor ve kendi istediğini yapıyor. Bunu da bir şekilde dünya kamuoyuna kendi söylemiyle kabul ettirmeye çalışıyor. Normal devletten bahsetmediğimiz için yapar veya yapamaz demek çok zor.”
AA Akademi ve Yayın Koordinatörü Yahya Bostan, panelin sonunda, konuşmacılara “Kanıt” kitabını hediye etti.
(Bitti)
]]>Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD), “İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin danışma görüşü” duruşmaları devam ediyor. Hollanda’nın Lahey kentindeki Barış Sarayı’nda düzenlenen duruşmaların ikinci gününde Güney Afrika’nın Hollanda Büyükelçisi Vusi Madonsela İsrail’in Filistin’i işgaline karşı ülkesinin argümanlarını sundu. İşgalin 50 yıldan fazla sürdüğünü vurgulayan Madonsela, “Bu uluslararası toplumun hiçbir tepkisi olmadan, uluslararası hukuka aykırı olarak gerçekleştirildi” dedi. Madonsela, “İsrail’in yaygın ve sistematik insan hakları ihlallerine karşı on yıllardır süren dokunulmazlığı şimdi değilse ne zaman sona erecek? Dünya 106 gün boyunca Gazze’ye yönelik acımasız saldırıları dehşetle izledi. İsrail’in Gazze’ye yönelik son askeri eylemindeki şiddetin vahşeti ve 26 Ocak kararı dahil uluslararası hukuku ihlal etmesi, Filistinlilere karşı eylemlerinde kendisini dokunulmaz gördüğünün en açık göstergesidir. Eylemleri daha fazla ahlak dışı ve kan dökülerek gerçekleşiyor” şeklinde konuştu.
Filistinlilere yönelik ayrımcılığa dikkat çeken Madonsela, “Biz Güney Afrikalılar olarak, İsrail rejiminin insanlık dışı ayrımcı politikalarını ve uygulamalarını, ülkemdeki siyahi insanlara karşı kurumsallaştırılan apartheid’ın (ırk ayrımı) daha aşırı bir biçimi olarak görüyor, duyuyor ve derinden hissediyoruz” ifadesini kullandı.
“İsrail, soykırım yapıyor”
Suudi Arabistan’ın Hollanda Büyükelçisi Ziad bin Maashi al-Atiyah ise konuşmasında İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesi nedeniyle hesap vermesi gerektiğini söyledi. Atiyah, “İsrail’in meşru müdafaa hakkına sahip olduğu iddiası gerçekleri çarpıtıyor. Filistin halkını her türlü hayatta kalma olanağından mahrum bırakmak hiçbir şekilde haklı gösterilemez” şeklinde konuştu. İsrail’in Filistinlileri “tek kullanımlık nesne” olarak gördüğünü belirten Atiyah, “İsrail, Filistin halkına soykırım yapıyor” dedi.
İsrail’in ateşkes çağrılarını ve mahkemenin ihtiyati tedbir kararını görmezden gelmeye devam ettiğini vurgulayan Atiyah, “BM Güvenlik Konseyi tarafından defalarca kınanmasına rağmen, yasa dışı yerleşimleri genişleterek ve Filistinlileri evlerinden sürerek bir Filistin devleti kurulmasını imkansız hale getiriyor” diye konuştu. İsrail’in yasadışı yerleşimleri genişletme niyetini açıkça söylediğini ifade eden Atiyah, “İsrail’in kutsal Kudüs kentini bölünmez başkent ilan etmesi, Filistin halkının kendi geleceğini tayin etme hakkını küçümsediğini gösteriyor” dedi.
” Batı Şeria’daki yerleşim sayısı 520 binden 700 bine çıktı”
Cezayirli Hukukçu Ahmed Laraba’da mahkemede ülkesinin argümanlarını sundu. İsrail’in tasarladığı teorik görünümlerle Cezayir’in gördüğü gerçeklik arasında şiddetli bir zıtlık olduğuna dikkat çeken Laraba, 1948’de oluşturan ve halen devam eden durumun işgal kavramının suiistimal edildiğini açıkça ortaya koyduğunu söyledi. Batı Şeria’da İsrail hukuk kurallarının oluşturulması ve planlı askeri işgalin birbirini takip eden aşamalarının sömürgeleştirmenin başlangıcını takip ettiğini ifade eden Laraba, “Batı Şeria’nın en dikkat çekici özelliği, 2012 ile 2022 yılları arasında yerleşim birimlerinin kurulmasındaki olağanüstü artıştır. Yerleşim sayısı 520 binden 700 bine çıkmıştır” dedi. – LAHEY
]]>Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, Bosna-Hersek Temsilciler Meclisi Başkanı Marinko Çavara ile bir araya geldi. TBMM’nin Beşiktaş’ta bulunan İstanbul Ofisinde gerçekleşen görüşmede iki ülke arasındaki ilişkiler, bölgesel ve küresel konular ele alındı. Balkanlar üzerinde farklı ülkelerin, farklı büyük güçlerin çeşitli oyunlar oynadığını ve Balkan ülkelerinin bu tuzaklara düşmemesi gerektiğini söyleyen TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Balkanlar’da güven ve istikrarın sağlanmasının bir numaralı siyasi perspektifleri olduğunu belirtti. İsrail’in Filistin’e yönelik saldırıları hakkında da konuşan Kurtulmuş, bunun açıkça bir insanlık suçu olduğunu ve İsrail ile birlikte tüm destekçilerinin de bu suça ortak olduğunu ifade etti. Kurtulmuş, Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda görülen davanın ara kararının İsrail’i telaşlandırdığını ve Türkiye olarak savaş suçlarıyla ilgili delilleri mahkemeye sunmak için harekete geçtiklerini dile getirdi.
“Balkanlar’da güven ve istikrarın sağlanması bir numaralı siyasi perspektifimizdir”
Konuşmasına Bosna-Hersek ile Türkiye arasında tarihi, kültürel, coğrafi ilişkilerin fevkalade önemli olduğunu belirterek başlayan Numan Kurtulmuş, “Tabii iki ülke arasında her alanda işbirliği artıyor. Daha fazla artırmamız gerekir. Bu anlamda en temel meselemiz; bu kadar büyük bölgesel ve küresel konuların yaşandığı bu coğrafyada güven istikrar sağlamaktır. Türkiye olarak özellikle Balkanlar’da güven ve istikrarın sağlanması bir numaralı siyasi perspektifimizdir. Balkanlar üzerinde farklı ülkelerin, farklı büyük güçlerin nasıl oyunlar oynadığını biliyoruz. Burada Balkan halklarına ve devletlerine düşen bu oyunların tuzağına düşmeden işbirliğini ve birlikte dayanışmayı artırmaktır. Ayrıca Rusya-Ukrayna arasındaki savaşın da bölgeyi, özellikle Balkanlar’ı ve Karadeniz’i istikrarsızlaştırma potansiyeline sahip olduğunu görüyoruz ve bunun için başından itibaren Ukrayna-Rusya arasındaki savaşın barışçıl bir şekilde, iki tarafın da kabul edeceği adil bir çözüme kavuşturulması kanaatindeyiz” dedi.
“Bu saldırı insanlık tarihinin modern zamanlarda görmediği kadar ağır bir insanlık suçu içermektedir”
Kurtulmuş, İsrail’in Filistin’deki saldırıları konusunda ise, “Bir başka önemli bölgesel sorun da, büyük bir küresel çatışmanın fitilini ateşleme potansiyeli olan İsrail’in Gazze halkına, Filistin halkına gerçekleştirdiği acımasız, bütün uluslararası değerleri hiçe sayan ve bütün insani değerlerden soyutlanmış olan bu katliamdır. Bu saldırı insanlık tarihinin modern zamanlarda görmediği kadar ağır bir insanlık suçu içermektedir. Bunun adı savaş falan değildir. Bunun adı sadece saldırı şeklinde de tanımlanacak bir şey değildir; soykırım boyutlarına varan açık bir katliamdır. Bu özellikleriyle aynen Srebrenitsa’ya benzemektedir. Buna insanlığın karşı çıkması ve bunu durdurması insanlık vazifesidir. İşlenen suçların dosyası son derece kabarıktır. Bunun altında sadece Netanyahu ve çetesi değil, buna ses çıkarmayan bütün uluslararası camia da bu suçun altında yıkılacaktır” diye konuştu.
“Savaş suçlarıyla ilgili delilleri mahkemeye sunmak için harekete geçiyoruz”
Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda görülen davanın yeni bir dönemin başlangıcını işaret ettiğini vurgulayan Kurtulmuş konuşmasında, “İsrail’i destekleyen ülkeler ve onların hükümetleri sessiz kalsa da çok şükür bütün dünyada insanlık vicdanı harekete geçmiştir. Milyonlarca insan sokaklara çıkarak İsrail’in işlediği bu sistematik insanlık suçlarını lanetlemektedir. Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda görülen mahkemenin ara kararı bu anlamda Filistin davasında yeni dönemin başlangıcını işaret ediyor. Bir kere daha insanlık adına, Güney Afrika Cumhuriyeti’ni, bütün yöneticilerini tebrik ediyor, teşekkür ediyoruz. Böyle önemli bir mahkemeye başlangıç adımının atılmasını temin ettiler. Biz de Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak üç milletvekili arkadaşımızı mahkemelerin bütün safahatını takip etmesi üzerine görevlendirdik. Savaş suçlarıyla ilgili delilleri de mahkemeye sunmak için harekete geçiyoruz. Mahkemede iddia makamının yani Güney Afrika’nın ortaya sunmuş olduğu açık deliller İsrail hükümetini telaşlandırmıştır. Mahkemedeki bu safahatın ve uluslararası camiadaki bu uyanışın ortaya koyduğu bu tavır, İsrail’deki siyonist yöneticileri, Netanyahu ve ekibini telaşlandırmıştır. Bütün dünya kamuoyuna ve uluslararası camiaya düşen sorumluluk İsrail hükümetinin bu sonu olmayan yola girmesini önlemektir” ifadelerini kullandı. – İSTANBUL
]]>UAD’nin, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin vereceği danışma görüşü için 52 ülke ve 3 uluslararası kuruluşun sunumları dün Filistin’in beyanı ile başladı.
UAD’deki Filistin heyetinde yer alan Filistin Dışişleri Bakan Yardımcıları Ömer Avadallah ve Ammar Hijazi, AA muhabirinin sorularını yanıtladı.
Avadallah, danışma görüşüyle İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı bu hukuksuzluğun sona erdirilmesinin amaçlandığını belirterek, “Bugün duyduklarımızın ileride yapılacak pek çok işlemin başlangıcı olacağına inanıyoruz. Üç uluslararası örgütün de aralarında bulunduğu 50’den fazla ülke bu tarihi sürece katılacak.” dedi.
“Adaletin yerini bulacağına inanıyoruz”
Avadallah, İsrail’in 75 yılı aşkın süredir hiçbir uluslararası mahkemede hesap vermediğini anımsattı.
Uluslararası toplumun İsrail’e karşı sessizliği karşısında Güney Afrika’nın da soykırım davasıyla harekete geçtiğini kaydeden Avadallah, “İki hafta önce burada, İsrail’in işlediği soykırım davasına ilişkin sunumunu takip ediyorduk. İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığını görüyoruz. İsrail işgali olan bu yasa dışı olgunun sona erdirilmesi için tüm uluslararası topluma ve Uluslararası Adalet Divanına sorumluluk düştüğüne inanıyoruz.” diye konuştu.
Gazze’de 7 Ekim’de başlayan saldırıların ardından Divan’a yeni beyanda bulunduklarını anlatan Avadallah, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İkinci beyanımızı Gazze’deki halkımıza yönelik saldırganlığın yoğun bir şekilde başladığı 25 Ekim’de sunduk. İsrail’in saldırganlığı 75 yılı aşkın bir süredir devam ediyor ve halkımıza karşı bir soykırım işleniyor. Bu nedenle İsrail’in halkımıza karşı işlediği tüm bu soykırım unsurlarına yer verdik ve uluslararası toplumun eylemsizliğinin İsrail’in bu soykırım suçunu işlemesine neden olduğunu söyledik.”
“İsrail hiçbir zaman uluslararası toplumun çağrılarına cevap vermedi”
Avadallah, Divan’ın görüşünün, İsrail’in yanı sıra üçüncü devletler açısından da önemli olduğunu vurgulayarak, “İsrail hiçbir zaman uluslararası toplumun çağrılarına cevap vermedi ve uluslararası hukuktaki yükümlülüklerine riayet etmedi. Uluslararası Adalet Divanının önüne koyduğumuz bu meseleyle İsrail’in, Filistin’deki yasa dışı işgalini ortadan kaldırmaya yönelik üçüncü devletlerin, uluslararası toplumun ve aynı zamanda uluslararası örgütlerin yükümlülüklerini yerine getirme zorunluluğunun teyit edileceğine inanıyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
Danışma görüşünün ardından, burada belirlenen hususların uygulanması ve hayata geçirilmesine yönelik çalışmalara başlayacaklarını söyleyen Avadallah, “BM Genel Kurulu, İnsan Hakları Konseyi ya da ikili ilişkiler gibi mevcut tüm mekanizmaları kullanarak, İsrail’in hesap vermesini, devletlerden sorumluluklarını üstlenmelerini, Filistin halkına yönelik saldırganlığında İsrail’e yardım etmemelerini ve destek vermemelerini isteyeceğiz.” dedi.
“Devletler bu meselenin uluslararası hukuk çerçevesinde çözülmesini istiyor”
Çok Taraflı İlişkilerden Sorumlu Bakan Yardımcısı Hijazi, uluslararası toplumun Filistin meselesine gösterdiği ilginin “eşi benzeri görülmemiş bir durum” olduğunu belirterek, “Duruşmalara ilk defa birçok devlet katılıyor. Bu devletlerin çoğu uluslararası hukuku destekliyor ve uygulanmasını istiyor. Bu da gösteriyor ki devletler, bu meselenin bir an evvel uluslararası hukuk ve uluslararası meşruiyet çerçevesinde çözülmesini istiyor.” diye konuştu.
Hijazi, ABD ve Fiji’nin, İsrail’i destekleyen tutumlarını eleştirerek, “Uluslararası toplum, burada uluslararası hukuku ve uluslararası hukuka dayalı sistemi korumak ve bununla bağlantılı olan Filistin sorununu çözmek için yoğun ilgi gösteriyor. Bu ilkelerle uyumlu olmayan ve Divan’dan Filistin lehine bir görüş vermemesini isteyen az sayıda ülke de var. Ancak bunlar, ne yazık ki her zaman İsrail’i koruyan ve destekleyen birkaç ülke. Onlar uluslararası hukuktan yana değiller, uluslararası meşruiyetten ve BM kararından yana değiller.” değerlendirmesinde bulundu.
“Filistin’in kendi kaderini tayin hakkı inkar edilmiyor”
Hijazi, danışma görüşüne katılan devletlerin, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkına, Filistin’in bağımsızlığına ve devlet olma hakkına karşı çıkmadığına işaret etti.
İsrail’in yazılı beyanında, Filistin’in bağımsızlığına ve devlet olma hakkına değinmediğini anlatan Hijazi, “Bunlar hiçbir zaman itiraz edilmemiş temel konulardır. İsrail’in sunumu bile bu konuya girmemiş, sadece Divan’ın bu konuda görüş vermek için yargı yetkisi olmadığını ima ediyor.” dedi.
Hijazi, İsrail’in sözlü beyanda bulunan devletler arasında yer almamasına ilişkin, “Sömürgecilik, apartheid ve uluslararası hukuk ihlallerinin meşruiyetini nasıl tartışabilirsiniz?” diyerek İsrail’in duruşmalara katılması durumunda kendini savunmasının zor olduğunu vurguladı.
BM Genel Kurulu, Uluslararası Adalet Divanından görüş istemişti
BM Genel Kurulu 30 Aralık 2022 tarihli kararında UAD’den, Divan Statüsü’nün 65. maddesine dayanarak 1967’deki savaştan bu yana İsrail’in Filistin’deki işgalinin hukuki neticelerine ilişkin iki soru yöneltti.
BM Genel Kurulunun Divan’a yönelttiği sorular şu şekilde:
“1- İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal etmesinin, işgali sürdürmesinin, 1967’den bu yana Filistin topraklarındaki yerleşim ve ilhak faaliyetlerinin, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin ve ilgili ayrımcı mevzuat ve tedbirleri kabul etmesinin hukuki sonuçları nelerdir?
2- İsrail’in, ilk soruda belirtilen uygulamaları, işgalin hukuki statüsünü nasıl etkilemektedir ve bu durumun tüm devletler ve Birleşmiş Milletler için doğurduğu hukuki sonuçlar nelerdir?”
Danışma görüşü talebi 17 Ocak 2023’te BM Genel Sekreteri tarafından UAD’ye ulaştırılırken Divan, BM üyesi devletlere ve Filistin’e, danışma görüşü istenen sorular hakkında yazılı ve sözlü beyanda bulunma haklarına ilişkin bildirim yaptı.
Danışma görüşünün etkisi nedir?
UAD’nin verdiği danışma görüşleri her ne kadar bağlayıcı olmasa da birçok devlet ve kuruluş tarafından dikkate alındığı ve verilen görüşe uygun hareket edildiği belirtiliyor.
Divan’ın, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği duvara dair 2004’te verdiği danışma görüşünde, duvarın hukuka aykırı olduğunu tespit etmesinin ardından birçok devlet ve şirketin, söz konusu duvarın inşasına katkı sunmaktan imtina etmesi, İsrail’e sattıkları inşaat malzemelerinin duvarın yapımında kullanılmaması şartı koşması dikkati çekiyor.
Yine UAD’nin 22 Temmuz 2010’da, uluslararası hukukta bir devletin tek taraflı olarak bağımsızlık ilan etmesinin yasaklanmadığı yönünde verdiği danışma görüşünün ardından, Kosova’nın bağımsızlığının meşruiyeti arttı ve bağımsızlığını tanıyan devlet sayısı çoğaldı.
UAD’nin görüşünün, işgalin uluslararası hukuka aykırı olduğu yönünde olması durumunda, bunun İsrail ve diğer ülkeler açısından getirdiği sonuçları da tespit etmesiyle, İsrail üzerindeki baskının artması ve ona açıkça destek veren ülkelerin uluslararası toplum tarafından tutumlarını gözden geçirmeye zorlanmaları muhtemel.
]]>Lahey’deki mahkeme, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin 12 Şubat’ta yaptığı, İsrail’in Refah’taki uygulamalarının durdurulması için acil ek önlem talebine ilişkin bir açıklama yaptı.
Uluslararası Adalet Divanı, 26 Ocak’ta verdiği kararda, İsrail’in Gazze’deki soykırım eylemlerini önlemek için yetkisi dahilindeki tüm önlemleri alması gerektiğine karar vermişti.
Mahkeme yaptığı son açıklamasında bu kararın Refah için de geçerli olduğunu vurgulayarak geçici ek önlemlere gerek olmadığını bildirdi.
Uluslararası mahkemeden yapılan açıklamada, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Gazze Şeridi’nde ve özellikle Refah’ta yaşanan son gelişmelerin “zaten bir insani kabus olan durumu katlanarak artıracağı ve bölgesel sonuçlar doğuracağı” görüşü anımsatıldı.
Açıklamada, “Bu tehlikeli durum, mahkemenin 26 Ocak 2024 tarihli kararında belirttiği ve Refah dahil Gazze Şeridi’nin tamamında geçerli olan geçici tedbirlerin derhal ve etkili bir şekilde uygulanmasını gerektirmektedir” dendi.
Uluslarası Adalet Divanı’na göre bu nedenle yeni ilave geçici önlemlerin belirlenmesine gerek yok.
Mahkeme, İsrail’in, Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin güvenliğini sağlamak da dahil olmak üzere, BM Soykırım Sözleşmesi ve Uluslararası Adalet Divanı kararı kapsamındaki sorumluluklarına tam olarak uymakla yükümlü olduğunun altını çizdi.
İsrail hakkında Gazze’de soykırım yaptığı gerekçesiyle dava açan Güney Afrika, geçen Salı günü de Refah’taki duruma ilişkin acil ek önlem talebinde bulunmuştu.
Güney Afrika’nın başvurusunda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, “Tam zafere ulaşana kadar savaşacağız” açıklaması anımsatılarak Refah’taki askeri operasyon hazırlıklarına işaret edildi.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin avukatları, normalde 280 bin Filistinliye ev sahipliği yapan Refah’ın, şu anda Gazze nüfusunun yarısından fazlasını barındırdığın belirterek yarısı kadın ve çocuk olmak üzere 1,4 milyon kişinin zor koşullarda yaşadığını bildirdi.
Başvuruda, İsrail tarafından büyük ölçüde tahrip edilen evlerden ve bölgelerden Refah’a kaçan Filistinli nüfusun tahliyesi için hiçbir seçenek bulunmadığı kaydedilerek, “halkın gidecek başka yeri bulunmadığı” vurgulandı.
İsrail ise, Güney Afrika’nın bir kez daha geçici ek önlem talebinde bulunmasını “son derece tuhaf ve uygunsuz bir talep” olarak değerlendirdi.
İsrail, tarafından yapılan açıklamada, “Güney Afrika’nın 29 Aralık 2023 tarihli başvurusunun maddi ve hukuki açıdan tamamen temelsiz, ahlaki açıdan tiksindirici olduğu ve hem Soykırım Sözleşmesi’nin hem de mahkemenin istismarını teşkil ettiği yönündeki ilkeli tutumunu bir kez daha kayda geçirmektedir” görüşüne yer verildi.
Açıklamada, İsrail’in, BM Soykırım Sözleşmesi ve uluslararası insani hukuk da dahil olmak üzere ulusal hukuka riayet etme taahhüdünün geçerli olduğu ve uygulandığı savunuldu.
Uluslararası Adalet Divanı, Güney Afrika’nın soykırım suçlamasıyla açtığı davada, 26 Ocak’ta, İsrail’in Gazze’deki soykırım eylemlerini önlemek için yetkisi dahilindeki tüm önlemleri alması gerektiğine karar vermişti.
Mahkeme, İsrail’in, kendisine bağlı güçlerin Gazze’de soykırım yapmayacağını garanti etmesi gerektiğine hükmetmiş, Netanyahu hükümetinin uluslararası yasal yükümlülükleri kapsamında geçici karara uymak için alacağı önlemleri bir ay içinde Lahey’e bildirmesini istemişti.
Uluslarası Adalet Divanı, Hamas’a da elindeki İsrailli rehineleri derhal serbest bırakması çağrısında bulunmuştu.
]]>Keçeli, Dışişleri Bakanlığında düzenlenen basın toplantısında gündemi değerlendirdi ve basın mensuplarının sorularını yanıtladı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın görevi devraldığı 2023’ün Haziran ayından 31 Aralık sonuna kadar 212 bin 950 kilometre yol yaptığını ve bunun dünyanın etrafında 5 tur atmaya eşdeğer olduğunu, 1 Ocak’tan bu yana oldukça yoğun bir diplomasi takviminin kendileri için devam ettiğini söyleyen Keçeli, “Onlarca konuğu Ankara ve İstanbul’da ağırladık, bunlardan 8 tanesi dışişleri bakanıydı.” diye konuştu.
Fidan’ın 8 ikili yurt dışı ziyareti olduğunu, bir defasında da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Filistin konulu toplantısına katılmak üzere New York’a gittiğini ve orada çok sayıda toplantı yaptığını hatırlatan Keçeli, Fidan’ın Balkanlar’a yaptığı ziyaret ve görüşmelerin çok pozitif ve kapsayıcı olduğunu söyledi.
Keçeli, Fidan’ın Libya ziyaretine değinerek, Trablus’ta yapılan temaslarda, Türkiye olarak Libya’nın bütünlüğüne, istikrar ve refahına verdikleri önemi tekrarladıklarını ve bu mesajları Libya’daki tüm taraflara verdiklerini kaydederek, Bingazi Başkonsolosluğunun çok kısa bir süre içerisinde faaliyete geçmesinin planlandığını dile getirdi. Keçeli, yarın Gürcistan ve Macaristan dışişleri bakanlarını ağırlayacaklarını aktardı.
Sözcü Keçeli, Bakan Fidan’ın Münih Güvenlik Konferansı’na katılacağını, yaklaşık 20 ikili görüşme yapacağını ve Münih’te Gazze’deki insani trajediyle ilgili mesajlar vereceğini anlattı.
Fidan’ın Münih temaslarının ardından Brezilya’nın Rio de Janeiro kentine gideceğini ve burada G20 Dışişleri Bakanları toplantısına katılacağını aktaran Keçeli, bu yılki toplantının ana temasının “Adil Bir Dünya ve Sürdürülebilir Bir Gezegen İnşa Etmek” olduğunu ve Fidan’ın burada çok sayıda toplantıya katılacağını kaydetti.
Antalya Diplomasi Forumu
Kahramanmaraş merkezli depremler nedeniyle Antalya Diplomasi Forumu’nun (ADF) 2023’te düzenlenmediğini hatırlatan Keçeli, bu yıl ADF’nin 1-3 Mart’ta düzenleneceğine dikkati çekti.
Keçeli, “Bu yılki ana tema ‘Krizler Döneminde Diplomasiyi Öne Çıkarmak’ bu ana tema altında; yapay zekadan arabuluculuk konularına, bölgesel meselelerden gıda krizine çok sayıda toplantı yapılacak. Şu aşamada 40 panel düzenlenmesini öngörülüyor. Bu paneller arasında Gazze için de yüksek düzeyli özel bir panel olacak.” şeklinde konuştu.
İlk Antalya Diplomasi Forumu’na 10 devlet başkanının ve 43 bakanın katıldığını, toplamda da 2 bin kadar katılımcının yer aldığını vurgulayan Keçeli, 2022’de düzenlenen ADF’de ise 17 devlet başkanının, 80 bakanın katıldığını ve yaklaşık 3 bin 300 katılımcının ağırlandığını kaydetti.
Martta düzenlenecek üçüncü Antalya Diplomasi Forumu’na şu ana kadar, 21 devlet başkanı ve hükümet başkanının katılımının teyit edildiğini belirten Keçeli, “59’u dışişleri bakanı olmak üzere 80’den fazla bakan Antalya’da olacak ve toplam katılımcı sayısının da 4 bin civarında olmasını bekliyoruz.” ifadelerini kullandı.
Keçeli, Türkiye’nin Afrika ve Latin Amerika’ya açılım politikasının ciddi sonuçlar doğurduğunu ve bu bölgelerden katılımın yüksek düzeyde olacağını belirtti.
İsrail’in Filistin’e saldırıları
Gazze’de yaşanan son olayları değerlendiren Keçeli, “Birincisi burada bir ateşkes ilan edilmeli, ikincisi insani yardımlar Gazze’ye bir an evvel ulaştırılmalı, üçüncüsü Filistinlilerin yerlerinden edilmelerine yönelik politikalarına son verilmeli, dördüncüsü ise bu gerilimin bölgesel bir çatışmaya dönüşmesine engel olmak isteriz.” dedi.
Keçeli, bunların birincil konularda yapılan çağrılar ve yürütülen diplomatik faaliyetler olduğuna işaret ederek, ikincil olarak, orta ve uzun vadede iki devletli çözüm ile Filistin-İsrail sorununa kalıcı bir çözüm bulunmasının istendiğini kaydetti.
Gazze’de yaşananların artık sözle ifade edilemez bir hale geldiğine dikkati çeken Keçeli, “Büyük olasılıkla, İsrail, uluslararası hukuk, uluslararası insani hukuk bakımından, işlenmiş olan, işlenmesi mümkün bütün suçları bu işin sonunda işlemiş olacak.” diye konuştu.
Türkiye’nin şu ana kadar Gazze’ye 34 bin ton insani yardımda bulunduğunu söyleyen Keçeli, bunlardan yaklaşık 7 bin 400 tonunun ve 32 ambulansın deniz yoluyla ve hava yoluyla Mısır’a ulaştırıldığını, oradan da El-Ariş kentine nakledildiğini ve Gazze’ye sevk edildiğini belirtti.
Keçeli, yardımların büyük oranda Gazze’ye ulaştığını kaydederek, bu konuda da yapıcı tutumlarından dolayı Mısır hükümetine teşekkürlerini iletti.
Gazze’ye yapılan yardımların bir kısmının da Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) üzerinden yapıldığını söyleyerek, “Un ihtiyacının yaklaşık yüzde 15’ini temin ediyoruz, hibe ediyoruz. Yaklaşık 26 ton un kuru gıdaya karşılık geliyor. Biz bu yardımı, geçtiğimiz haftalarda Mersin Limanı’nda UNRWA’ya teslim ettik.” şeklinde konuştu.
Keçeli, Türkiye’nin her yıl UNRWA’ya düzenli olarak yaptığı yardımlara değinerek, şunları kaydetti:
“Maddi katkı da bu yıl UNRWA’nın özellikle içinde bulunduğu sıkıntılar göz önünde bulundurularak arttı. Ayrıca, AFAD ve Türk Kızılay’ı her hafta yaklaşık 127 bin ton içme suyunu, Mısır Kızılay’ı ile ortak bir şekilde Gazze’ye sevk ediyor. TİKA’nın da çok sayıda çalışması var, hem Gazze’de hem Batı Şeria’da. Sayılarının binlerce olduğu tahmin edilen bir grup Gazzeli işçi biliyorsunuz, Batı Şeria’da sıkışmış durumda. TİKA bu Gazzeli işçilere yardım ediyor.”
Keçeli, Türkiye’nin Sağlık Bakanlığı tarafından Gazze’den hasta tahliyelerinin sağlandığını, bugün de bazı hastaların getirileceğini vurgulayarak, Gazzeli hasta ve refakatçilerinin Mısır üzerinden Türkiye’ye getirildiğini, hastanelerde tedavi gördüğünü ve bu sabah itibariyle 380 yaralı ve 344 refakatçinin Türkiye’ye getirildiğini anlattı.
Gazze’de bir sahra hastanesinin kurulmasının istendiğini dile getiren Keçeli, yaklaşık bir ay önce Dışişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı yetkililerinden oluşan bir heyetin Gazze’ye gidip, sahada araştırma yaptığına işaret etti.
Keçeli, kurulması planlanan sahra hastanesi için gerekli ekipmanların nakledilmesi gerektiğinin ve bu konuda son aşamaya gelinmek üzere olunduğunun altını çizdi.
Gazze’deki Türk vatandaşlarının tahliyesi
Gazze’den bugüne kadar 1359 Türk, KKTC vatandaşının ve yakınlarının tahliye edildiğini aktaran Keçeli, savaş koşullarında insanlara ulaşmanın zorluğuna değindi ve bu konuda Türkiye’nin elinden geleni yaptığını söyledi.
Keçeli, “Şu anda tahliye işlemlerini takip ettiğimiz 1097 kişi var, hepsi vatandaşımız değil.” diyerek, yerel makamlarla koordineli olarak tahliye işlemlerinin takip edildiğini kaydetti.
Sözcü Keçeli, Türkiye-ABD ilişkilerine yönelik soruya, “Diplomatik ilişkilerimizin seviyesinde Amerika ile olan diyaloğumuzun derinliğinde hiçbir azalma olmadı. Öte yandan, İsveç’in üyeliği, F16 sürecinin tamamlanmış olması, bu iki ülkenin, iki müttefik ülkenin karşılıklı saygı ve karşılıklı çıkarlar temelinde birbirlerini daha iyi anladığı için yeni bir fırsat penceresi sunması gerektiğini düşünüyoruz.” dedi
Keçeli, Türkiye’nin ABD’den beklentisinin çok açık olduğuna dikkati çekerek, “Biz Amerika’dan, PKK’nın Suriye’deki uzantılarıyla olan ilişkisini tamamen sonlandırmasını istiyoruz. Kamuoyu önünde verdiğimiz bu mesaj, kapalı kapılar ardında da aynen bu şekilde verilmeye devam ediyor.” diye konuştu.
Türkiye’nin bu meseleye müttefiklik ruhu açısından yaklaştığını belirten Keçeli, “Ülkenin güvenliğini tehdit eden, başkentinde bomba patlatmaya çalışan, askerlerini, sivillerini şehit eden bir terör örgütüne destek veremezsiniz. Bu bakımdan bizim Amerika’dan beklentimiz çok açık.” ifadesini kullandı.
Sözcü Keçeli, ayrıca, Türkiye’nin ABD’den beklentilerinden birinin de FETÖ terör örgütü meselesini ciddiyetle ele alıp bu konuda adım atması olduğunu kaydetti.
ABD ile gündemdeki konular üzerine konuşulduğuna işaret eden Keçeli, terörle mücadele, ekonomik konular, savunma sanayi, yatırımlar gibi alanlarda iki ülke ilişkilerinin daha da güçlendirilebileceğini düşündüklerini aktardı.
Keçeli, Bakan Fidan ile ABD’li mevkidaşı Antony Blinken’ın sık sık görüştüğünün altını çizerek, ABD’nin Türkiye’nin hassasiyetlerine saygı duyması halinde ilişkilerin kuvvetleneceğini vurguladı.
-“Refah’taki durum, uluslararası hukuk açısından suç teşkil ediyor”
Uluslararası Adalet Divanında (UAD) devam eden 2 süreç olduğunu hatırlatan Keçeli, bunlardan birinin 2022’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararıyla UAD’den İsrail’in “işgal ettiği topraklarda” yaptıklarıyla ilgili görüş istenmesi olduğunu ve Türkiye’nin buna katkı sağladığını ifade etti.
UAD’de devam eden ikinci sürecin ise Güney Afrika’nın İsrail’e yönelik açtığı dava olduğunu söyleyen Keçeli, “Biz bu davaya, destek verdiğimizi zaten en üst düzeyde de ifade ettik.” dedi.
Keçeli, UAD’nin “İsrail’in operasyonlarının durması yönünde aldığı ihtiyati tedbir kararını” doğru bulduklarının altını çizerek, kararın uygulanması gerektiğini ve bunun çok önemli olduğunu bildirdi.
İsrail hakkında alınan uluslararası kararların sahadaki durumu değiştirmediğine değinen Keçeli, Refah’taki gelişmelerden rahatsız olduklarını aktardı. Keçeli, şöyle devam etti:
“Biz Refah’taki gelişmelerden de fazlasıyla rahatsızız. Refah’ta yaşananlar artık İsrail’in Gazze halkına uyguladığı zulmün kategorik olarak yerinden edilme noktasına geldiğini gösteriyor. Bu da başta dediğim gibi, uluslararası hukuk ve uluslararası insani hukuk açısından bir suç teşkil ediyor. Bir an önce bunun durması lazım.”
Keçeli, Bakan Fidan’ın İsrail-Filistin meselesinin çözümüne yönelik “garantörlük” kavramını hatırlatmasının dünyada ilgiyle karşılandığını kaydetti.
(Sürecek)
]]>Konuyla ilgili konuşan Doğu Karadeniz İhracatçılar Birliği Başkan Yardımcısı Ahmet Hamdi Gürdoğan, Kızıldeniz’de yaşanan saldırıların Asya ve Avrupa arasındaki yük trafiğinde Orta Koridor’un önemini artırdığını belirtti.
Gürdoğan, Her gün yaklaşık 50’den fazla geminin geçtiği ve küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12’lik kısmının Süveyş Kanalı üzerinden Kızıldeniz rotası üzerinden kanalı geçerek yaklaşık 10 milyar dolarlık malı Asya coğrafyası ile Kuzey Avrupa, Akdeniz ve Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarına taşınmasıyla yapıldığı rotada son aylarda taşıma yapan gemilere saldırılarının artması sonucu navlun fiyatlarının 10 kata yakın artış göstermesinin taşımacılık yapan operatörleri farklı rota arayışlarına yönelttiğini söyledi.
DKİB Başkan Yardımcısı Ahmet Hamdi Gürdoğan, mevcut durumda da bu güzergaha alternatif olabilecek, yani Asya ile Avrupa arasındaki yük trafiği akışını yönetecek en kısa mesafeli ve güvenli rotanın Orta Koridor rotası olduğuna dikkat çekerek “Çin’den başlayıp, Orta Asya ve Türk Cumhuriyetleri üzerinden Hazar denizi geçişi veya Rusya Federasyonu üzerinden geçerek multimodal ulaşım sistemleri kullanılarak (denizyolu, karayolu, demiryolu) ülkemiz üzerinden geçiş yapılan bu rota, gerekli olan kısa vadeli yatırımlarla cazip hale getirilmesi halinde Ülkemize çok önemli ekonomik kazanımlar sağlayacaktır. Özellikle bu Orta Koridor’un Doğu Karadeniz Bölgesi ile bağlantılarının da kurulması halinde bu rotanın uluslararası lojistik otoriteleri tarafından tercih edilmesini daha da artıracaktır. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin demiryolu ağına bağlantısı için planlanan 2053 yılını beklemek yerine, şimdiden elimizi çok çabuk tutarak Gürcistan Batum demiryolunun yaklaşık 14 km’lik bir demiryolu aksı ile Hopa limanına bağlanması, sonrasında bu bağlantıların Rize limanı, Rize lojistik merkezi ve Trabzon limanına bağlantılarının sağlanması, uluslararası ticarette Ülkemiz ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nin uluslararası ticaret ve transit ticarette önemini kat kat artırmış olacaktır. Bunun yanında yine çok kısa bir zaman diliminde Sarp Sınır Kapısındaki yoğunluğu azaltmak amacıyla, önceki yıllarda bu kapıya alternatif olarak önerdiğimiz ve sadece yük trafiğinde kullanılacak Muratlı sınır kapısının, Artvin Kemalpaşa ilçesinden yapılacak çok kısa bir tünelle sınır kapısına yolun ulaştırılarak Muratlı Sınır Kapısının da açılması Orta Koridor geçişlerinde ülkemize büyük kazanımlar sağlayacaktır. Bunun yanında halen yapım çalışmaları devam etmekte olan ülkemizin Nahcivan üzerinden Azerbaycan ve Orta Asya Bölgesi’ne bağlantısını sağlayacak Zengezur Koridoru’nun da açılması ile Orta Koridoru’nun uluslararası lojistik firmaları tarafından tercih edilmesini daha da artıracağı gibi ülkemiz ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nin de önemini daha da ön plana çıkaracağı gerçeğini görmemiz gerekmektedir. Bundan dolayı, küresel ticarette ve lojistikte yaşanan bu gelişmelerden ülkemizin ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nin daha fazla pay alması, dış ticaretimizin artması ve halen atıl vaziyette düşük kapasiteleri ile ayakta kalmaya çalışan bölgemiz limanlarına işlerlik kazandırılması açısından Hopa-Batum demiryolu ile Muratlı sınır kapısı yatırımlarının çok ivedi bir şekilde önceliklendirilmesi gerekmektedir” dedi. – TRABZON
]]>Yüksel, UAD’de, Gazze’deki insanlık dışı saldırılarla ilgili alınan ihtiyati tedbir kararına ilişkin yaptığı açıklamada, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin İsrail’e karşı UAD nezdinde 29 Aralık 2023’te Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin (Soykırım Sözleşmesi) ihlali gerekçesiyle dava açtığını, talep edilen geçici tedbirlere dair duruşmaların 11-12 Ocak 2024’te gerçekleştirildiğini söyledi.
Duruşmaları, Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Başkanı, İstanbul Milletvekili Dr. İsmail Emrah Karayel ve Anayasa Komisyonu Üyesi, Denizli Milletvekili Cahit Özkan’dan oluşan TBMM heyetiyle takip ettiklerini belirten Yüksel, “Divan, bugün 11-12 Ocak’ta yapılan duruşmalarda öne sürülen taleplere dair kararını açıkladı. Bu kararı da titizlikle takip ettik. Divan, geçici tedbir taleplerinin değerlendirilebilmesi için öncelikli olarak gerekli olan ön şartların varlığını incelemiş ve tüm şartların var olduğuna hükmetmiştir.” diye konuştu.
Bu ön şartların, ilk bakışta bir uyuşmazlığın ve Divan’ın yetkisinin varlığı olduğunu ifade eden Yüksel, “İsrail’in, Güney Afrika’nın öne sürebileceği bir uyuşmazlığın olmadığı iddiaları karşısında Divan, Güney Afrika’nın bu davayı açmadan önce İsrail’in Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal ettiğini farklı uluslararası mecralarda öne sürdüğünü dikkate almıştır. Dahası, Soykırım Sözleşmesi’nde korunan hakların Sözleşme tarafı ‘erga omnes’ nitelikte, yani tüm devletlere karşı yükümlü olunan özellikte haklar teşkil ettiğinin altını çizmiştir. Dolayısıyla İsrail’in bu tezi kabul görmemiştir. Soykırım Sözleşmesi tarafı tüm devletlerin Sözleşme’nin herhangi bir şekilde ihlali durumunda bu ihlali öne sürebileceği uluslararası yargı mercisinin Uluslararası Adalet Divanı olduğu açıktır.” ifadelerini kullandı.
Sözleşme’nin 9. maddesinin Divan’ı açıkça yetkilendirdiğine dikkati çeken Yüksek, “Nitekim bugünkü kararında Divan da bu gerekçeyle ‘prima facie’ yetkisinin olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca geçici tedbirlere karar verilebilmesi için Divan’ın ilgili davaya bakmak için kesin olarak yetkili olduğuna karar verilmesinin gerekmediğini hatırlatmıştır. Böylece İsrailli yetkililerin hukuki dayanaktan açıkça yoksun sebeplerle Divan’ı yetkisiz kılma çabaları akim kalmıştır.” dedi.
Divan’ın geçici tedbir taleplerini değerlendirme kararı aldıktan sonra tespit etmesi gereken hususları açıklayan Yüksel, “Birincisi, ihlal edildiği iddia edilen hakların korunması için yapılan koruma taleplerinin makul görülmesi. İkincisi, talep edilen tedbirlerle korunması istenilen haklar arasında bir ilginin varlığı. Üçüncüsü, söz konusu haklara yönelik telafisi mümkün olmayan zararların önlenmesini gerektirecek bir ‘acil durum’un, gerçek ve çok yakın bir riskin bulunması.” diye konuştu.
Divan’ın bu hususların tespitini yaparken zorlanmadığını düşündüklerini belirten Yüksel, “Zira Gazze’de İsrail’in gerçekleştirdiği askeri operasyonlara dair BM’nin çeşitli organları ve uzman kuruluşlarının rapor ve beyanları açıktır ve Divan bunları dikkate almıştır. Özellikle de BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Martin Griffiths ve BM Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı Genel Komiseri Philippe Lazzarini tarafından Ocak 2024 içerisinde yapılan Gazze’deki vahim durumu ve insanlık suçlarını açıkça ortaya koyan açıklamalara atıfta bulunulmuştur. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine referans verilmiştir.” ifadelerini kullandı.
İhlal için gerekli olan “soykırım kastı” unsuru konusunda ise İsrailli üst düzey devlet yetkililerinin açıklamalarının dikkate alındığını aktaran Yüksel, “Divan Başkanı’nın bugün tüm dünya kamuoyunun önünde 25 bin 700 Filistinlinin öldürüldüğüne, 63 binden fazla kişinin yaralandığına, 360 binden fazla konutun yıkıldığına veya kısmen hasar gördüğüne, yaklaşık 1,7 milyon kişinin ülke içinde yerinden edildiğine dair BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi verilerini açıkça dillendirmesi, İsrail’in işlediği tüm suçların artık gizlenemeyecek seviyeye geldiğinin açık göstergesi olmuştur.” dedi.
Yüksel, “İsrail’in eylemlerinin soykırım kastı taşımadığı ve bu sebeple Divan’ın bu davayı tümüyle reddetmesi gerektiği” yönündeki iddialara karşı ise Divan’ın başta İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog olmak üzere, İsrailli üst düzey devlet yetkililerinin açıklamalarına yine dünya kamuoyunun önünde işaret etmesinin, bu iddiaların kolayca savunulamayacağını tasdik etmesi açısından dikkate değer olduğunu vurguladı.
Cüneyt Yüksel, İsrail’in üst düzey devlet yetkililerinin soykırım kastını ortaya koyan insanlık dışı söylemlerinin, kaçmaya çalıştıkları uluslararası hukuk mecralarında önlerine çıktığını kaydetti.
“Divan, 6 geçici tedbire hükmetti”
Birtakım geçici tedbirlere hükmedilmesinin zaruri hale geldiğini vurgulayan Yüksel, şöyle devam etti:
“Divan, 6 geçici tedbire hükmetmiştir. Bir, İsrail Devleti, Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülükleri uyarınca Gazze’deki Filistinlilere karşı sözleşmenin 2. maddesindeki fiillerin işlenmesini önlemek için yetkisi dahilindeki tüm tedbirleri almalıdır. Bu fiiller; bir toplumsal grubun üyelerinin öldürülmesi, grubun üyelerine ciddi bedensel ve zihinsel zarar verilmesi, grubun tamamının veya bir kısmının yok olmasına imkan verecek şekilde hayat şartlarının kötüleştirilmesi, grup içinde doğumların engellenmesidir. İki, İsrail Devleti, askeri birliklerinin ve kendisine bağlı askeri grupların bir önceki maddede yer alan fiillerin gerçekleştirmesini engelleyecek tedbirleri derhal almalıdır. Üç, İsrail Devleti, Filistinlilere yönelik doğrudan ve aleni soykırım kışkırtıcılığı ve çağrısı yapanları engellemek ve cezalandırmak için tüm tedbirleri derhal almalıdır. Dört, İsrail Devleti, Gazze’ye Filistinlilerin karşı karşıya kaldığı olumsuz yaşam koşullarının giderilmesi için acilen ihtiyaç duyulan temel hizmetlerin ve insani yardımın ulaştırılması için gerekli tüm tedbirleri derhal almalıdır. Beş, İsrail Devleti, Gazze Şeridi’ndeki Filistinli grup üyelerine karşı Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali niteliğinde olduğu iddia edilen fiillere ilişkin delillerin yok edilmesini önlemek ve korunmasını sağlamak için etkili tedbirler almalıdır. Altı, İsrail Devleti, hükmedilen tedbirlerin uygulamaya geçirildiğine dair Divan’a 1 ay içerisinde rapor sunmalıdır. Tüm bu kararların ya 15’e 2 ya da 16’ya 1 ezici çoğunlukla alınmış olması çok önemlidir.”
Divan’ın ihtiyati tedbirlerle ilgili olarak UAD Statüsü’nün 41. maddesinde kendisine verilen yetkiye dayanarak aldığı bu kararın tartışmasız bir şekilde bağlayıcı olduğuna dikkati çeken Yüksel, “Bu karar, İsrail Başbakanı (Binyamin) Netanyahu başta olmak üzere mevcut mezalimde sorumluluğu olan İsrailli her yetkilinin uluslararası hukuk önünde hesap vermekten kaçamayacağı anlamını taşımaktadır. Uluslararası Adalet Divanı bu kararıyla İsrail’in hukukun üzerinde veya adaletin ulaşamayacağı bir noktada olmadığını ilan etmiştir. Bu karar, İsrail’in Filistin’deki onlarca yıllık işgalini, yerinden etme, zulüm ve apartheid politikalarını gözler önüne sermiştir. Divan’ın, İsrail’in katliamlarını soykırım çerçevesinde ele alması itibarıyla bu karar tarihi bir niteliktedir.” diye konuştu.
“Divan’ın da kararında atıf yaptığı BM Genel Kurulu Kararı’nda isabetli bir şekilde belirtildiği üzere ‘Cinayet, tek tek insanların yaşama hakkının inkarı, soykırım ise tüm insan gruplarının var olma hakkının inkarıdır ve toplumların var olma hakkının bu şekilde inkarı, insanlığın vicdanını sarsar.’ Soykırım niteliğindeki eylemlere göz yumulması BM’nin ruhuna ve amaçlarına aykırıdır.” ifadelerini kullanan Yüksel, konuşmasını şöyle noktaladı:
“Bu ruhun ve amaçların korunması için bugünkü kararla müspet bir adım atan UAD nezdinde devam edecek davanın yakın takipçisi olacağız. İsrail’in Filistin’de yürüttüğü işgal, apartheid ve soykırım politikalarına karşı mücadeleye devam edeceğiz. Bugün, böyle bir kararın çıkması ve uluslararası adalete dair bir ümit ışığı yakılması için büyük gayretler göstermiş Güney Afrikalı yetkililere, halkına ve bugüne kadar Gazze’de yaşanan mezalime dair kanıtları en zorlu şartlarda muhafaza etmiş herkese müteşekkiriz. Türkiye olarak, her platformda Filistin davasına sahip çıkan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade ettiği gibi ateşkesin tesisi, kalıcı barışa giden yolun temini adına, adaletin süratle tecelli edebilmesi için çalışmaya devam edeceğiz.”
???????Yüksel’e açıklaması sırasında AK Parti milletvekilleri İsmail Emrah Karayel ve Cahit Özkan da eşlik etti.
]]>***
Filistin toprakları kadim yıllardan itibaren bir şiddet ve işgal sarmalının içinde oldu. Bu sürecin modern dünya tarihine karşılık gelen boyutu da 1948’den itibaren bu topraklardaki sistematik İsrail terörü ve işgalidir. Her geçen yıl artan bu işgal süreci, Filistin topraklarının demografik yapısının yanı sıra bölgesel istikrarı da tümüyle yok eden bir duruma doğru evrildi. Bölgede bulunan Filistin halkı topraklarından sürüldü. Topraklarında kalarak direnenler de şiddetin her türlüsüne maruz kalıyor. Filistin halkının işgalci terör devletinin topraklarından çıkartılması için verdikleri mücadele ise tüm insanlığın gözü önünde gerçekleşiyor.
İsrail işgal rejimi, 7 Ekim 2023 itibarıyla Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere, Fransa, Almanya başta olmak üzere bazı ülkelerden aldığı destekle kontrolsüz ve ölçüsüz bir saldırganlık içine girdi. Bugün işgal ve saldırının geldiği nokta korkunç bir haldedir. İnsanlığın modern dönemlerde ürettiği tüm vicdani ve normatif değerlerin ayaklar altına alındığı, savaş hukuku prensiplerinin devre dışı bırakıldığı bu saldırı tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşiyor. Tüm bu saldırılar ve katliamlar arasında en cüretkarı da gazetecilere ve medya mensuplarına yönelik olanlardır.
İsrail neden bu kadar açık bir katliama yöneldi?
İsrail, 7 Ekim sonrasında içine düştüğü travmatik korku halinin etkisiyle saldırı ve vahşetini korkunç düzeylere ulaştırdı. Savaşın başından itibaren Gazze’deki gazeteciler ve bazı uluslararası medya kuruluşları olağanüstü gayretleriyle bu vahşeti dünyaya duyurmak için muazzam bir çaba ortaya koydu. Neredeyse yaşanan her türlü ihlal ve savaş suçu tüm insanlığa gazeteciler eliyle servis edildi.
İsrail’in yalan üzerine kurulan propaganda makinesi de gazetecilerin muazzam gayretiyle püskürtüldüğü için İsrail “savaşı” propaganda boyutunda da kaybetti. Yani İsrail, propaganda gücünü ve dolayısıyla meşruiyetini tamamen kaybetmesinden gazetecileri sorumlu tutuyor. Bu sebeple de kendince gazetecilere bu sürecin diyetini ödetiyor. Tüm dünya Gazze’de yaşanan süreci fedakar gazetecilerin gayretleriyle tüm şeffaflığıyla izliyor. Ancak tüm normatif değerler gibi basın özgürlüğü ve gazetecinin emek ve yaşam hakkı da İsrail eliyle yok ediliyor.
Gazetecilik mesleği ve gazeteci emeği uluslararası teamüller ve yasal uygulamalar temelinde özel bir anlama ve korunmaya sahiptir. Basın özgürlüğü temelinde ele alınabilecek pek çok küresel ilke ve uygulamadan bahsedilirken bugün 121 gazeteci Gazze’de ve civar sınır bölgelerde bizzat İsrail güvenlik birimlerince katledildi. Görevini yaparken katledilen gazeteciler arasında farklı ülke vatandaşları yanında Filistin vatandaşları da bulunuyor.
İnsanlık tarihinin milatlarından biri olarak görülecek İsrail’in Gazze’ye saldırılarında, İsrail tarafından 121 gazeteci öldürülmesine rağmen uluslararası kuruluşlardan hatırı sayılır bir yaklaşım, tutum ve tavır hala çıkmadı. Sadece ülkemizde Ankara Filistin Dayanışma Platformu ve bünyesinde oluşturulan Diplomasi ve Basın Komisyonu, tarihin hiçbir döneminde bu kadar cüretkar bir hal almayan gazeteci katliamına odaklanarak bir yol haritası çıkardı ve bazı çalışmalar ortaya koydu. Ulusal ve uluslararası düzeyde basın ve medya konusunun tüm taraflarına açık çağrı yapan Ankara Filistin Dayanışma Platformu gazeteci katliamlarına karşı etkin mücadeleye odaklı ve 2 temel hedefle çalışıyor.
Platform, ulus ötesi etkileşimi temin edecek tematik eylemlerde bulunmaya odaklanarak İsrail vahşetinin etkisini ortadan kaldırmaya ve İsrail’in hukuk ve diplomasi nezdinde haksızlığının ifşasına ve yargılanmasına yönelik çalışmalar hedefliyor.
Gazze’deki gazeteci katliamıyla mücadele
Bir stratejik yol haritasıyla hareket eden komisyon devlet ve devlet dışı tüm organizasyonları da bu sürece destek vermeye çağırdı ve ulusal kuruluşlar yanında uluslararası kuruluşların da katkı verdiği çalışmalarda şu ana kadar çok etkili eylemler gerçekleştirdi. Bu eylemlerden ilki 24 Aralık’ta Ankara’da gerçekleşen Büyük Gazze Yürüyüşü’ndeki Gazeteci Korteji oldu. Yüzlerce yerli ve yabancı gazetecinin katıldığı bu devasa yürüyüşte on binler İsrail’in gazetecilere yönelik katliamına “hayır” dedi. Pek çok mülakat ve görüşmeyle ülkemizde bulunan küresel ölçekli kuruluşlarla beraber Gazze’de yaşanan süreç ve özellikle gazeteci katliamı değerlendirildi. Görüşmeler sonucunda geniş bir uzlaşma ve ortak hareket zemini sağlandı. 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü kapsamında, çalışırken katledilen gazeteciler güçlü ve uluslararası bir anma programıyla gündemde tutulmaya çalışıldı. Uluslararası gazetecilere verilen röportaj ve mülakatlarla konunun geniş bir evrende algılanmasına yönelik çalışmalar yapıldı.
Vicdan ve ahlakın iki kahramanı: Anadolu Ajansı ve Al Jazeera
Gazze’de yaşanan süreçte iki önemli yayın kuruluşu Anadolu Ajansının (AA) ve Al Jazeera’nın da tarihi bir misyon üstlendiği görülüyor. Bu iki kuruluş sahada oynadığı etkin tarihi rol sebebiyle İsrail’in saldırılarına uğruyor ve şu ana kadar şehit verdikleri gazetecilerle de aslında tarihi bir sürecin tarafı oldular.
İki kuruluşla yapılan görüşmeler neticesinde ortak iki önemli faaliyet gerçekleştirildi. AA muhabirlerinin sahadaki etkin faaliyetleri sebebiyle neredeyse tüm dünya Gazze’yi AA kadrajından görüyor. AA tarafından çekilen fotoğraflar, tüm dünya medyası tarafından kullanılıyor. AA, İsrail’in yalan makinesini çökertti ve işin bu boyutuyla milletimizin yüz akı konumundadır. Bu sebeple, AA tarafından çekilen ve başta Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) soykırım belgeleri olarak sunulan fotoğraflar olmak üzere “Gazze’de Şahitlik” isimli fotoğraf sergisi düzenleniyor. Bu sergi, gazetecilerin sahada yaşadıkları olağanüstü zorluğun anlatıldığı bir tematik sergi olarak önemli anlamlar taşıyor.
Nasıl katledilen gazetecilerin sesi oluruz?
Açılış programında bizzat fotoğrafların sahiplerinin orada hazır bulunduğu buluşmanın aynı gününde yapılan Uluslararası Gazze’ye Özgürlük Konferansı’nda ise gazeteci katliamı ve İsrail’in basın özgürlüğüne yönelik ihlalleri konuşuldu. Pek çok uluslararası kuruluşun canlı verdiği bu etkinlikler, gazeteci katliamlarını gündemde tutmak açısından çok büyük bir anlam taşıyor.
Fakat bu çalışmalar devam eden gazeteci katliamlarını durdurmaya yetmiyor. Bu sebeple tamamlayıcı diğer çalışmaların da devam etmesi gerekiyor. Bu çerçevede hazırlanan yol haritasında yapılması gereken birçok önemli çalışma bulunuyor. Örneğin, uluslararası katılımlı konferansların “İsrail tarafından katledilen gazeteciler” başlığı ile Avrupa başkentlerine taşınması gerekiyor. Avrupa’da kaybolan ve İsrail’in tekeline giren devlet aklının bizzat Avrupalı gazetecilerle birlikte Avrupa başkentlerinde sorgulanması gerekiyor. Bizzat Avrupalı gazeteci konseylerinin bu sürecin etkin tarafı olarak baskılanması gerekiyor.
Bu konuda artık zaman kaybetmeden İletişim Başkanlığı koordinesinde ve etkin bir biçimde, TRT ve AA marifetiyle nitelikli kamu diplomasisi içerikleri oluşturulmalıdır. Yani belgeseller ve infografiklerle basın şehitlerinin biyografik içerikleri üretilmeli ve bunlar çok dilli bir şekilde uluslararası toplantılara taşınmalıdır. Kısacası güçlü bir kamu diplomasisi hamlesi yapılmalıdır. Ayrıca, “İsrail tarafından katledilen basın mensupları” konusunda davalara mesnet oluşturacak nitelikte, katledilen gazetecilerin biyografileri ve katledilme anlarına yönelik bilgilerin ve görsellerin olduğu raporların ve kitapların kaleme alınması gerekiyor.
Ülkemizin yanı sıra yurt dışında da şehirlerin merkezi noktalarında sivil partnerler eliyle katledilen gazeteciler konusunda anma programları gerçekleştirilmesi ve katledilen gazetecilerin aileleriyle etkileşime geçilerek yaygın etki oluşturulması gerekiyor. Ayrıca, Avrupa ülkelerindeki basın konseyleri ülkemizden ve yurt dışından gazeteciler vasıtasıyla ziyaret edilerek tutumlarına göre birlikte ya da ayrı basın açıklamaları yapılmalıdır. Son olarak, İsrail’in bu açık suç sebebiyle uluslararası mahkemelere şikayet edilmesi ve “Gazeteci Katili ve Basın Özgürlüğü Düşmanı” sıfatının uluslararası mahkemeler yoluyla tescilli hale getirilmesinin sağlanması gibi alanlarda da çalışmalar yapılmalıdır.
İsrail’in gazetecilere yönelik katliamı savaş suçudur
İsyanımızı yükselttiğimiz ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuru adımını atacağımız günlerde Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün (RSF) bu konuyu uluslararası gündeme taşımasını olumlu fakat ihtiyatla karşıladık. RSF dahil herhangi bir örgütün bu konuyu uluslararası mahkemelere yüksek bir inanç, iyi delil, nitelikli izleme ve sonuçlandırma ilkeleriyle yapmasını arzu ediyoruz. Bu sürecin takipçisi olacak ve günü kurtarma ya da başkalarını oyunda düşürme adımı olarak kullanılmasına müsaade etmeyeceğiz. Bu konudaki en temel tedirginliğimiz RSF’nin her yıl çıkardığı Basın Özgürlüğü Endeksi’nde İsrail ve ABD’yi kapsam dışı tutmasıdır. Bir Fransız kuruluşu olarak İsrail gibi bir vahşi rejimi bu konuda kapsam dışı bırakması, endeks dışı tutması RSF’ye güven konusunda bizi tedirgin ediyor. Tüm bunlara rağmen iyi niyet perspektifi temelinde RSF’nin İsrail’in gazeteci katliamı hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) yaptığı başvuru talebini değerli buluyoruz.
İsrail Gazze’de insanlık tarihinde şu ana kadar görülmemiş bir kontrolsüzlük içinde soykırım yapıyor. Güney Afrika Cumhuriyeti, bu konuyu Lahey’deki UAD’ye taşıdı. İsrail’in bu sefil saldırganlığına karşı mücadele etmeyi bir insani ödev olarak sayıyoruz.
Ankara Filistin Dayanışma Platformu olarak bileşenlerimizle bu süreci gücümüz yettiğince; çok uluslu, çok dilli bir şekilde devam ettirmeye gayret edeceğiz. Kamuoyu önünde gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerimiz ve haykırdığımız isyanımızla bu sürecin arkasındayız. Kim yaparsa yapsın, niyet sorgusu yapmadan destek verecek ve nihayetinde İsrail’in bir gazeteci katili olduğunu tescil ettirmeye ve hüküm giymesine gayret edeceğiz.
[Sosyolog İsmail Mansur Özdemir, Türk dış politikası ve kamu/kültür diplomasisi üzerine yazılar kaleme almaktadır.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>