Unutulmaz filmlere imza atan iki sanatçı, Batman İlk Kültür ve Turizm Müdürlüğü Konferans Salonu’nda düzenlenen etkinlikte, sinema eleştirmeni Suat Köçer’in sorularını cevapladı, Türk sinemasına ilişkin merak edilenleri ve anılarını paylaştı.
Savaş, oyunculuğa henüz 5 yaşında tiyatro sahnesinde adım attığını belirterek, “Sinemada da uzun bir zaman oldu. Sevgili Suna Pekuysal’ın annemin arkadaşı olması, ‘Ben bu kızı tiyatroya götüreceğim, bu kızda cevher var.’ demesiyle başlayan bir süreç. Sonra kendimi bulduktan sonra bir baktım ki sanatın içinde, tiyatrodayım. Aynı zamanda okul da başladı. İyi ki beni götürmüş Suna abla, iyi ki tiyatroya koymuş, iyi ki bu mesleğin içinde olmuşum. Herhalde farklı bir meslek düşünemezdim.” dedi.
Sinemaseverlerin gösterdiği ilgiye de değinen sanatçı, şunları kaydetti:
“İnsanların sevgiyle bakması, kucaklaması, herkese nasip olan bir şey değil. Evde televizyonda ya da sinemada izledikleri zaman, bizi ailelerinden biriymiş gibi kabul etmeleri ve sokakta size baktıklarında gözlerindeki ışıkları gördüğümüz zaman çok mutlu oluyorum. İnsanların yaşadığı olumsuzlukları hem tiyatroyla hem sinemayla birlikte bir yerlere aktarabiliyorsak, bir şeyleri önleyebiliyor ya da ‘Bunun böyle yapılması gerekiyor.’ diyebiliyorsak bu bizim için çok önemli. O yüzden de tarafsız, kimseye ayrım yapmadan sevgiyle kucaklamak ve onların yaşadığı sorunları aktarmak bizim görevimiz diye düşünüyorum.”
Perihan Savaş, Türk sinema ve dizi sektöründeki duruma da dikkati çekerek, “Sinemada bir senaryo geliyor önünüze. Dizide ise ya iki ya da üç senaryo gönderiyorlar. Sonraki hikayelerin bir sinopsisini yani kısa anlatımını çıkarıyorlar. Oynadığım son diziden bahsedeyim. Üç bölüm senaryo okudum. 1980’leri anlatan olağanüstü bir şeydi. ‘Bu işin içinde olmak istiyorum.’ dedim. Bir baba çocuğun acı hikayesini anlatan, arada aşkı da olan çok güzel bir hikayeydi. Ne yazık ki bu diziler uzadığında, kanallar dizilere, senaryoya müdahale ettiğinde, sizin okuduğunuz şeyin çok daha dışına çıkıyor Biz 1980’ler diye başladığımız bir işi, Adams Ailesi olarak bitirdik. Üç senarist, üç yönetmen değişti.” diye konuştu.
“Annem sefir, babam elektrik mühendisi olmamı istiyordu”
Usta oyuncu Halil Ergün ise daha önce Tunceli ile Batman’ı görmediğini aktararak, “Şimdi Batman’ı gördüm, heyecan duyuyorum. Beton, apartman kültürü girmesine rağmen hiçbir rahatsızlığı olmayan bir kenttesiniz ve sizi kutluyorum gerçekten. Sevinçle ve herkese anlatacağım. Çok etkilendim. Buradaki etkinlik de çok önemli. Perihan’la onu da konuşuyoruz. Buradaki iki günlük çalışma içinde gördüğüm boyut ve derinlikten çok heyecan duydum.” ifadelerini kullandı.
Tiyatro kökenli olduğunun altını çizen Ergün, “Nasıl Perihan 5 yaş diyorsa bende de öyle. İznikliyim ben. Toprağa bağlı ve çok eski bir aile. Annem sefir, babam elektrik mühendisi, abim doktor olmamı istiyordu ama ben doğaya dönüktüm. Müsamereler filan oluyordu. Filmler seyrediyorduk. Sinemamız vardı, babamların işlettiği. Tüm filmleri seyrediyorduk beş yayından itibaren. Kerpiçten yapılmış bir salon ve sinemaydı. Ama hiç öyle artist olmak, meşhur olmak gibi bir düşüncem yoktu. Sadece hoşlandığımı biliyorum.” dedi.
Ergün, yaşamında oyunculuğun rolüne ilişkin, şu bilgileri verdi:
“Sanatın insan hayatındaki işlevi konusunda bilincimiz, bilgilenmemiz ortaya çıktı ve bir hayat tarzına dönüştü bir süre sonra. İnsan hayatlarını sergilemek, halka bir şey söylemek benim tarzım oldu. Tiyatrolar kurduk. Çok önemli tiyatro hareketlerinin içinde oldum. Şansımıza, Anadolu’da 40 tiyatronun dolaştığı bir dönemdi. Halkımızla sanatın buluştuğu, köylere kentlere kadar uzanan bir tiyatro macerası… Halkın toplumsallaşma kültüründe çok önemli fonksiyonu vardır, başka insan hayatlarına katılma kültürü. Sonra bu, bir hayat tarzına dönüştü. Sinemada 12 Mart’ı yaşadık. Kasabama döndüm. Yılmaz Güney hapse girmişti. Akadaşlarım dedi ki, ‘Yılmaz abi seni göreve çağırıyor. Bir film var, senin oynamanı istiyor.’ 1974 yılının eylül, ekim aylarında sette buldum kendimi ve kadere dönüştü. Çok sevdim kamerayı. Kamera sesini sevdim ve kaldım. Hiçbir zaman şöhret olmak, para pul kazanmak, çok büyük aşklar yaşamak gibi bir tarzımız yoktu. Çünkü Türkiye’deki o tartışmalardan etkilenmiştik. Bir şey söylemek, ülkenin sorunlarına, insanların sorunlarına, sanatın diline ilgi duydum ve hayat tarzım haline geldi. Bir kader gibi bugüne geldik.”
Oyunculukta rolünü en iyi biçimde yapmaya çalıştığını kaydeden sanatçı, “Bizler yönetmen oyuncularıyız. Senarist ve yönetmen kurar. Biz de bize sunulan karakteri en iyi şekilde sergilemek durumundayız. Toplumun çözümlenmesi, toplumdaki insan ilişkilerinin tahlil bilgisi ya da sınıfsal meseleler. Hayatın içindeki ayrı ayrı karakterlerin ayrı sosyal konumların, statülerin varlığını fark etmek, size sunulan karakteri de o anlamda yorumlama mecburiyeti ve çözüm bulma çabası getirir.” değerlendirmesinde bulundu.
“Çok ağlayınca, çok iyi oynamış olmaz. Çok gülünce, çok iyi oyuncu olmaz”
Usta oyuncu, kariyeri boyunca birbirinden farklı birçok rolü oynadığını vurgulayarak, şöyle devam etti:
“Ben patronu da, kötüyü de oynadım. ‘Jön kötü adam oynamaz.’ dediler. Jön dayak yemez, sadece döver. Öyle bir kültür vardır bizim Yeşilçam’da. Ama insan öyle değildir. Siz gösterebilirsiniz bunu. Rolün etkisinde kaldım, eve gittim filan. Ben böyle bir şeye inanmam. Bana verilen rolü sadece yorumlarım. Toplum içinde gözlemlerimiz, bilgimizle günlük hayatımızdaki örnekleri gözlemek, bilmek, tanımak noktasında, bir zenginlik taşımak zorundayız. En iyisini yapmaya çalışırız. Asıl mesele vücudunuzu çözmek. Elinizi, kolunuzu, gözünüzü hangi jestle hangi yansımayla sunabilirsiniz? Bunu çözmek de bir bilim işidir. Aslında sanat da bir bilim işidir bir tarafıyla. Duygusal iş meselesi değildir. Çok ağlayınca, çok iyi oynamış olmaz. Çok gülünce, çok iyi oyuncu olmaz. Mesele o karakterin toplumsal konumu. Köydeki başka, kentli başka, zengin, fakir, yoksul başkadır. Bakışlar bile değişir.”
Oyuncunun senaryoya katkılarına da dikkati çeken sanatçı, “Aslında sinema oyunculuğu gözlerle doğru bakmaktır. Kamera göz ilişkisi çok mühim. Bir karakteri ya da durumu, o sahneyi anlatmada sadece hareketle olacak işler değildir bu. Mesleğinizi sevdiğiniz zaman böyle. Ben hala heyecan duyuyorum. Sokakta yürürken millet bana sarıldığında, ‘Beni seviyorlar.’ diye bakmıyorum. İyi sunmuşum mesleğimi, çabalarımı diye algılıyorum. O beni çok sevindiriyor.” diye konuştu.
Halil Ergün, gerçek sanatçıların ardında iz bıraktığını söyleyerek, şunları kaydetti:
“Ben Yeşilçamlıyım diyorum artık. Keskin dönemlerimizde çok bilmişliğimiz, gençliğimiz vardır, en doğrusunu biz biliriz diye. Bizde de öyle keskin kararlar vardı, tiyatro da yaparken. Ama hayat size çok şey anlatıyor. Daha başka düşünmeye başlıyorsunuz. Yeşilçam’a girdiğimde biraz tepeden bakma meselesi vardı. Sonra fark ettim ki Türkiye sinemasının adı Yeşilçam’dır. Şimdi Yeşilçamlı olmakla çok övünüyorum ben. 80’e yakın filmde oynadım. Sonra düşünmeye başladım. Yanlışıyla doğrusuyla, eksiği, hatalı olanı vardır ama genel bir süreçten bahsediyorum. Çok önemli bir işlevi yerine getirmiştir. Bugün noktalanmıştır, başka bir mecraya düşmüştür.”
“Yeşilçam için kasabalara sinemalar kuruldu, harman yerlerinde filmler gösterildi”
Yeşilçam’ın Türkiye’de toplumsallaşmanın çok önemli bir işlevini yerine getirdiğini vurgulayan sanatçı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bölgeler kurmuşlar; Güneydoğu Anadolu, Doğu, Karadeniz, Marmara bölgesi, Adana, İzmir. Orada bir ekonomi kurulmuş kasabalara kadar giden sinemalar. Babamla halaoğlunun açtığı kerpiç bir sinemaydı. O güne kadar insanların buluşmaları köyde, kasabada hatta kentin belli yerlerinde… Toplumsallaşma diyebileceğimiz, başka insan hayatlarına tanık olma, başka insan hayatlarının sevincini, acısını paylaşma kültürü… ya cenazelerde acılara ortak olursunuz. Namaz kılar veya cenazesini götürürsünüz ya da düğünlerde mutluluklara ortak olur hediye götürürsünüz. Bir ailenin, komşunun acısına ortak olmaktır. Yeşilçam için kasabalara kadar sinemalar kuruldu, harman yerlerinde filmler gösterildi.”
Usta sanatçı, Yeşilçam anılarına da değinerek, “Unutulmuş kahramanlar üç kuruşa oynarlardı. Gittiğimde heyecan duyuyordum. Hayatımıza girmiş birinci, ikinci, üçüncü derece rollerde oynamış insanlar vardı. Kadir Savun geliyor setime, ellerim titriyordu. O kadar tutkuyla ve mesleklerine bağlı işler yaptılar ki. Bu açıdan çok önemli işlev yerine getirmiştir Yeşilçam. Yeşilçam sinemacısı olmaktan çok şey kazandım, çok şey öğrendim. Bir tek eksikliğimiz şu. Dünya çapında sinema kültürüne sahip başarılarımız var ama Amerikan, İngiliz, Fransız sineması gibi değil. Oradaki eksiklik şudur. 200-300 film çekildiği zamanlar var. Bölgelerde dolup taşıyor sinemalar. Parayı kazananlar tekrar sinemanın teknolojik gelişmesine yatırım yapmadı. Fırınlar yaptı, apartmanlar kurdu, parayı başka yere aktardılar.” değerlendirmesini paylaştı.
İki sanatçı, etkinliğin ardından sinemaseverlerin sorularını yanıtladı.
]]>CHP Beylikdüzü İlçe Başkanlığı’nın düzenlediği 6’ncı Vefa Ödülleri Töreni, İstanbul Kongre Merkezi’nde yapıldı. Törene; CHP Genel Başkanı Özgür Özel, eski CHP Genel Başkanları, parti yöneticileri, milletvekilleri, belediye başkanları, CHP’ye emek vermiş isimler başta olmak üzere çok sayıda davetli katıldı.
Törende konuşan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, şunları kaydetti:
“Örnek alınacaksa bu işin örnek alınması, ders alınacaksa bundan ders alınması lazım. Öyle ‘Vefa gösteriyoruz’ diye vefa gösterilmeyen değil, kurumsal kimliğin sahiplendiği ve bugünlere birbiriyle itişe kakışa değil, birbirinin eksiğini bulanların değil, birbirine çelme takanların değil, ta o günden bugüne dayanışarak gelenlerin, kol kola girenlerin, birbirine kol kanat gerenlerin ve örgütü tüm kademeleriyle dışlamak değil, sahiplenmenin başarısıdır bu. İster hayatta olsunlar, ister olmasınlar, ister sonuncusu olsun, ister birincisi olsun CHP’nin bir genel başkanına, tüm genel başkanlarına vefa göstereceksek, bunu partilerini iktidar yaparak göstereceğiz arkadaşlar. Bu inanç, özgüven, bu enerji ile her birinize olan inancımla, güvencimle bu güzel gece için bir kez daha emeği geçenlere, bugünlere getirenlere, ilk gün akıl edenlere teşekkürlerimi sunuyorum.”
Törende Hayat Boyu Mükemmeliyet Ödülü, EBB Başkanı Büyükerşen’e verildi. Ödül öncesi salonda Büyükerşen’in hayatını anlatan kısa film gösterildi. Daha sonra Büyükerşen’e ödülünü, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu takdim etti.
İstanbul Vefa Ödülü Yüksel Çengel’e verilirken, Türkiye Vefa Ödülü ise eski İmar ve İskan Bakanı Erol Tuncer’e takdim edildi. Erol Tuncer, ödülünü CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in elinden aldı.
Törende yaşadığı tecrübeleri katılımcılarla paylaşan Başkan Büyükerşen, vefanın çok önemli bir duygu olduğunu belirterek, şöyle konuştu:
“BEN ATATÜRK VE TÜRK ULUSUNUN HİZMETKARIYIM”
“Hayatımın en mutlu anlarından birini yaşıyorum. Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, jüri üyelerine, CHP İl Başkanı Özgür Çelik’e, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e çok teşekkür ediyorum. Hayatım boyunca bana ne görev verilirse onu yapmaya çalıştım. Ben bir hizmetkarım. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk ulusunun hizmetkarıyım. Son nefesime kadar da bu devam edecek.”
Akademide ve Anadolu Üniversitesi’nde başta Açıköğretim Fakültesi olmak üzere hayata geçirdiği çalışmaları katılımcılara aktaran Büyükerşen, sözlerini şöyle tamamladı:
“Son görevim ise belediyecilik oldu. Rahmetli Bülent Ecevit ile siyasete girdim. Bu sayede çağdaş şehircilik anlayışı ile insanların içerisinde mutlu ve gururlu olduğu şehir modelini herkese gösterdik. Her şeyin sonu olduğu gibi belediye başkanlığının da sonu gelince yerime, benim yanımda yetişen hukukçu bir Türk kadınını teklif ettim. Genel Başkanımız ile partimiz kabul etti. İnşallah bu seçim sonucunda Türkiye, Eskişehir’den bir Cumhuriyet kadınını tanıyacak ve o da herkese örnek olacak. Türkiye’nin geleceğine inançla, umutla bakıyorum. Mustafa Kemal Atatürk’e ömür boyu borçlu olduğumuzu asla unutmayalım.”
]]>Vali Ali Çelik, “Gençlerle Yeni Ufuklara” temalı söyleşi kapsamında, her hafta, farklı bir okulun öğrencileriyle buluşmaya devam ediyor. Bu haftaki söyleşi programına konuk olan okul, Hakkari Sosyal Bilimler Lisesi oldu. Öğrencilere, yeni ufuklar açmak, vizyonlarını büyütmek, kişiliklerini çok yönlü geliştirmek ve geleceğe hazırlamak amacıyla düzenlenen söyleşilerde; yaşamından önemli kesitleri, eğitim hayatını, mesleki deneyimlerini paylaşan Vali Çelik, öğrencilerin sorularını içtenlikle yanıtladı ve geleceğe ilişkin tavsiyelerde bulundu. Halk Eğitimi Merkezi Müdürlüğü şark salonunda ve keyifli geçen söyleşide, Vali Çelik, çeşitli konularda zaman zaman esprili yanıtlarıyla gençleri güldürürken, yaşantısından eğitim yıllarına; hayatında iz bırakan öğretmeninden, Hakkari ile ilgili projelere kadar merak edilen birçok soruya daha yanıt verdi. Öğrenciler, çok değerli bilgiler aktararak ufuklarını aydınlatan Vali Çelik’e teşekkür ederek soru sorma fırsatı verilmesi sayesinde, özgüvenlerinin de geliştiğini belirttiler.
“Hakkari ile ilgili hayallerim var”
Bir öğrenciden gelen; 5 yıl sonra Hakkari’yi nasıl görüyorsunuz? sorusuna karşılık Vali Çelik: “Benim Hakkari ile ilgili hayallerim var; insanlar için istihdam ortamı oluşmuş, kentsel dönüşümünü tamamlamış, tarım alanları sulanabilen, insanları birbirinden ayıran ideolojilerin son bulduğu ve insanların farklılıklara rağmen birbirini sevdiği, huzurun ve barışın hakim olduğu bir Hakkari” diye cevap verdi.
Hakkari’nin en sevdiğiniz yönü nedir? sorusuna ise Vali Çelik: “Hakkari’de en sevdiğim şey, insanların ellerini kalbinin üzerine koyarak ayağa kalkıp içinden geldiğince selamlaması. Bu benim için çok değerli. Coğrafyanın insan hayatında nasıl zorluklar getirebileceğini, bununla nasıl mücadele edilebileceğini Hakkari’de öğrendim. Hakkari doğasıyla bir çok sporcunun ilgisini çekiyor. Bu, Hakkari’nin farklı bir güzelliği; genç nüfusun çok olması ise ayrı bir güzellik. Öğrenciyken de valiyken de ödev ve disiplin silsilesi devam ediyor. O şehri yaşamadığınız, hissetmediğiniz zaman ya da kendinize dert edinmediğinizde sorumluluklarınızı yerine getiremiyorsunuz. Hepinizin de aynı sorumluluğu hissedeceğine eminim. Çünkü sorumluluk hayatımızın bir parçası. Yaptıklarınız, yapamadıklarınız oluyor; ama günün sonunda, kendime iyi ki Hakkari’deyim, diyorum. Hakkari’de görev yapmaktan gurur ve onur duyuyorum. Beni motive eden sorumluluk duygusuyla hareket etmem. İnsanların anlattıklarını dinleyin, okuyun, bilginizi geliştirin; ama şunu aklımızdan çıkarmayın, herkes bizim gibi bir insan. Bakış açınızı geliştirin, insanların hayat tecrübelerinden yararlanın. Başkalarının yaşadığı hayatı izleyen durumunda olmayın. Kendi hayatınızın başrol oyuncusu olun. Küçük şeylerden mutlu olabiliyorsanız diğer şeylerin bir önemi yok. Kendinizi küçümsemeyin, kimseyle kıyaslanmayacak kadar değerlisiniz. Her biriniz dünyanın en değerli varlığıyız” diye konuştu.
Öğrencilik ve meslek hayatında karşılaştığı zorlukları ve olumsuzlukları anlatıp, onlarla nasıl başa çıktığını da öğrencilerle paylaşan Vali Çelik, “Her birinizin sahip olduğu imkanlar benim sahip olduğum imkanların çok daha önünde. Eğer başarmak istiyorsanız, benden çok daha fazla şeyi başaracak durumdasınız. Mazeretleri önünüze alıp, takılıp düşeceğim diye düşünürseniz hata olur; ama o engeli sizin yükselmenize bir merdiven basamağı olarak düşünürseniz sonuç farklı olur. Dünyada iki tür insan var; iyiler ve kötüler. Hayatta tercih yapma şansınız var, hepimiz tercihlerimizin sonucuyuz. Sizler, tercihlerinizi hep iyiden yana yapın” şeklinde konuştu. – HAKKARİ
]]>CHP Samsun Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Cevat Öncü, İhlas Haber Ajansı (İHA) Samsun Bölge Müdürlüğü’ne yaptığı ziyarette açıklamalarda bulundu. Başkan olması durumunda hayata geçireceği projelerden bahseden Öncü, özellikle işsizlik, hayat pahalılığı ile mücadele, ulaşım, taşımacılık, Doğu Çevre Yolu, deprem, doğal afetler, turizm potansiyelini kullanabilme, sosyal belediyecilik, kentsel dönüşüm ve 19 Mayıs Stadyumu’nun durumu gibi birçok konudaki fikir ve projelerine açıklık getirdi.
“İlk önceliğimiz işsizlik, ‘seferberlik’ başlatacağız”
Samsun Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini devralmaları durumunda yapacakları ilk icraatı ifade eden Cevat Öncü, “Samsun’daki en büyük sorun ve en çok konuşulan mevzu işsizlik ve özellikle genç işsizliği. İşsizliğe karşı ‘seferberlik’ başlatacağız. Bu konuda birçok projemiz var. ‘Enstitü Samsun’ projemizde meslek sahiplerinin üniversite mezunları da dahil yabancı dil, bilgisayar, bilişim gibi donanımlarını artırarak iş bulmalarına yardımcı olacağız. Sanayici ve iş adamları nitelikli eleman bulamadığından yakınırken, bir tarafta da işsizlik var. Büyükşehir Belediyesi olarak önceliğimiz iş ve istihdam konusu olacak” dedi.
“Suya yüzde 50 indirim yapacağız, raylı sistemi uzatacağız, deniz taşımacılığı başlatacağız”
Suya indirim yapacakları, raylı sistemi uzatacakları ve deniz taşımacılığı başlatacakları vaatlerinde bulunan Öncü, “İkinci önceliğimiz ‘hayat pahalılığı ile mücadele’ olacak. Buna da Büyükşehir Belediyesi kendinden başlayacak. Suyun metreküp fiyatını yüzde 50 ucuzlatacağız. Suyu bir ticari ürün olarak satarak ondan para kazanma mantığı, hayat pahalılığıyla mücadele mantığına uymuyor. Biz onu düşüreceğiz. Samsun’da taşımacılık, ulaşım sorunları var, fiyatlar da yüksek, eksikler var. Raylı sistemin ilk etapta doğuda havalimanına, batıda Taflan’a kadar, daha sonra doğuda Terme’ye, batıda 19 Mayıs ilçesine kadar götürülmesi gerekiyor. Yine raylı sistemi otogara ve Şehir Hastanesine doğru da götürmek gerekiyor. Deniz taşımacılığı başlatacağız. Denizde bir yol, altyapı masrafı yok. Karadeniz dalgalı ama OSB’den Taflan’a kadar yapılacak iskelelerle, o iskelelerdeki sosyal donatılarla ve benzer unsurlarla denizi kullanacağız. Bu anlamda şehrin trafik ve ulaşım problemlerinin hafiflemesine neden olur. Ayrıca ulaşımda 0-4 yaş grubu çocuğu olan annelere ulaşım ücretsiz olacak. Öğrencilere ulaşım ücreti bir sabah bir akşam gidiş-dönüş ücretsiz olacak. Daha sonrakiler de düşük ücretli olacak” diye konuştu.
“Doğu Çevre Yolu olmazsa olmazdır, en kısa sürede yapılmalıdır”
Şehrin trafik yükünün azaltılması için Doğu Çevre Yolu’nun önemine değinen Cevat Öncü, “Samsun’un en önemli ihtiyaçlarından biri ‘Doğu Çevre Yolu’dur. Zira Ankara’dan gelen tırlar, otobüsler, kamyonlar, özel araçlar, Samsun’a uğramadan yüzde 80’i Ordu-Trabzon istikametine devam ediyor. Yüzde 20’si batıya gidiyor. Samsun’un Batı Çevre Yolu’ndan önce Doğu Çevre Yolu’nu gündeme alması lazım. Biz göreve gelirsek Doğu Çevre Yolu’nu en kısa sürede projelendireceğiz. Belediyeevleri’nden sonra bir doğal afet olsa Samsun’un havalimanı ve Ordu’ya bağlanan alternatif bir yolu yok. Doğu Çevre Yolu bu nedenle olmazsa olmazdır, en kısa sürede yapılmalıdır” şeklinde konuştu.
“Samsun’un en büyük ulusal güvenlik problemi ‘deprem’dir”
Deprem ve doğal afetlere karşı bir şehir inşa etmek zorunda olduklarını belirten SBB Başkan Adayı Öncü, “Ülkemizin ve Samsun’un en büyük ulusal güvenlik problemi ‘deprem’dir. Kuzey Anadolu Fay Hattı, ilimizden geçiyor. Mutlaka Samsun’u depreme hazır hale getirmek, deprem seferberliği, deprem master planını hazırlamak lazım. Biz bunun çalışmasının zaten yapmıştık. Meslek odalarıyla iş birliği yaparak mutlaka doğa olaylarına karşı dirençli bir Samsun oluşturmak gerekir. Sel su baskınları yılda birkaç kez yaşanır oldu. Bu doğal afetleri önleyemeyiz ama sel ve su baskınlarını önleyebiliriz. Bunların çözümünü planlayıp, hayata geçirmekle çözebiliriz. Kentsel dönüşüm konusunda kuracağımız şirket modelleri ile üst mahallelerde kentsel dönüşümü başlatmamız lazım. Onların çok büyük problemleri var. Doğalgaz bile alamıyorlar. Kentsel dönüşüm planlanmış ama başlamıyor. Belediyemiz, kar amaçlı olmadan vatandaşlar ile anlaşıp birkaç adada birkaç site yapsa oralar çok güzel olur. Bizim vizyonumuz, mesleki bilgi ve birikimimiz Samsun’da karşılık buluyor. Sahada da iyi gidiyoruz. Seçimi kazanacak en güçlü adaylardan birisiyiz ve kazanacağımıza da inanıyoruz” ifadelerini kullandı.
“Kent lokantaları, halk ekmek fabrikaları kuracağız”
İl genelinde kurulacak kent lokantaları ve halk ekmek fabrikalarında esnaf ile rekabet etmeyeceklerini, onları da sisteme dahil edeceklerini anlatan Cevat Öncü, “Kent lokantaları, halk ekmek fabrikaları kuracağız. Bunu yaparken fırıncı esnafıyla rekabet etmeyeceğiz. Fırıncı esnafının da içine katılacağı, satış ağı içerisinde yer alacakları halk ekmek fabrikaları kuracağız. Kent lokantasında da lokantacı esnafımızla rekabet etmeyeceğiz. Onları da dahil edeceğimiz ‘kent kartları’ restoranlarla anlaşıp, oralarda kullandıracağız. Samsun 1970’li yıllarda gelişmişlikte 17. sıradaydı. Milli ekonomiden aldığı pay da öyleydi. Bugün ise geldiği nokta 40-45 arası ise o zaman lafa değil, skora bakmak lazım. Tabelaya baktığımızda Samsun bir şeylerden mahrum kalmış demektir. Bu sırayı Samsun’a yakıştırmıyorum. Bu ligde Samsun’un hak ettiği yere gelmesi için 7/24 çalışacağız. Türkiye’nin en büyük tarım ovaları burada ama tarım teknolojilerine dayalı sanayimiz yok. Bunlara model olacağız” açıklamasında bulundu.
“19 Mayıs Stadyumu’nun yeri doğru değil, yerini planlayacağız”
Samsunspor’un maçlarını oynadığı stadyumun konum ve birçok açıdan verimsiz olduğuna dikkat çeken Öncü, “19 Mayıs Stadyumu’nun yeri doğru yer tercihi değil. Havadan partikül yağıyor. Hem hava kalitesi anlamında kötü bir yer hem de ulaşım anlamında doğru bir yer değil. Stadyum, mutlaka eski yerinde yenilenmeliydi. Neden? Yarım saatte yaya olarak büyük bir çoğunluk taraftarın yaya olarak geliyor, yarım saatte ayrılabiliyor, araçla gelenlerin sayısı azdı. Eski yerinde yapılacak olan bir stadyum, 7/24 yaşayabilirdi. Marketi, restoranı, kafeteryası, sineması, tiyatrosu olurdu. Çünkü yaya arterindeydi. Benim projem ve vaatlerim arasında net bir şekilde önce TOKİ ile görüşüp, eski yerine planlamak. Olmadı, Gülsan Sanayi Sitesi içerisinde, o da olmadı uygun bir lokasyonda stat yerini planlayacağız. ‘Bütçesi büyük, büyükşehir yapıp verecek mi?’ deniyor. Hayır, biz sadece planlayacağız. Başkan Yüksel Yıldırım, ‘Yer gösterin ben yapayım’ diyor. Hatta ticari bir yatırım da olur. Biz bunu mutlaka Samsun’a kazandıracağız” dedi.
Projeler
Göreve gelmesi durumunda hayata geçireceği diğer projelerden de bahseden Öncü, şunları söyledi:
“Sosyal belediyeciliği hayata geçireceğiz. Öncelikle belediye olarak güvenilir bir model oluşturacağız. Biz mutlaka Samsun’da 19 Mayıs Haftası etkinliklerini Türkiye’de gündem olacak şekilde yakışır şekilde kutlayıp Samsun’u Karadeniz’de bir yıldız haline getireceğiz. Samsun’u bir AR-GE, teknoloji ve inovasyon merkezi haline getireceğiz. Çok büyük bir turizm potansiyelimiz var. Kuş Cenneti, Akdağ, Vezirköprü Kanyonu ve Tekkeköy Mağaralar gibi görülmeye değer yerlerimiz var. Maalesef Samsun’a gelen turistler buraları görmeden dönüyorlar. Atatürk Anıtı önünde fotoğraf çektirip, pide yiyip gidiyorlar. Samsun’un konaklama tesisleri ile cazibe merkezi haline getirip, turistleri konaklatmak lazım. Turizmden hak ettiği payı alması için Samsun’da yapılacak birçok iş var.” – SAMSUN
]]>Ayaydın, ilk olarak Bodrum ilçesinde basın mensuplarıyla bir araya gelip projelerini ve çalışmalarını anlattı.
Daha sonra Cumhur İttifakı Bodrum Belediye Başkan adayı Mehmet Tosun ile Mumcular pazarını gezen Ayaydın, bölgedeki esnafı ziyaret etti.
Esnaf ve vatandaşlarla sohbet eden, taleplerini dinleyen Ayaydın ve Tosun seçimlerde destek istedi.
Başkan adayları, daha sonra gittikleri bölgede, uzun süre önce yapımına başlanan Mumcular Mahallesi’ndeki yolun bitirilmemesine ve çevrede açık olan çukurların tehlike yaratmasına tepki gösterdi.
Mazı Mahallesi’ne de geçerek bölge halkıyla bir araya gelen Ayaydın ve Tosun, çocuklarla da yakından ilgilendi.
Ayaydın, ziyaretlerin ardından yaptığı açıklamada, seçilmesi durumunda bazı yasaklar getireceğine yönelik iddiaların dile getirildiğini anımsatarak, bunların asılsız olduğunu söyledi.
Kendisinin ve ailesinin 25 yıldır Bodrum’da yaşadığını dile getiren Ayaydın, “25 yıldır ben eşim, kızlarım ve oğlum Bodrum’da normal hayat standartlarında yaşıyoruz. Bugüne kadar hiç kimse ne bana ne kızlarıma ne eşime ne de oğlumun hayat tarzlarına müdahale etmedi, etmez. Biz niye hayat tarzına müdahale edelim? Ben büyükşehir belediye başkanı seçildikten sonra da yaşantımda hiçbir değişiklik olmayacak. Bugüne kadar nasıl yaşadıksa ben ve ailem bu şekilde yaşayacağız.” dedi.
AK Parti’nin bugüne kadar hayat tarzlarına asla müdahale etmediğini, bundan sonra da ne kendisinin ne de bir başkasının hayat tarzına müdahale etmeyeceğini dile getiren Ayaydın, şöyle konuştu:
“Belediye başkanı seçildiğimizde ‘içkili yerlere ruhsat verilmeyecek’ deniliyor. Bu tamamen yanlış, böyle bir şey olması mümkün değil. Herkes istediği gibi içkili yer de açar, içkisini de içer, içki de satar. Bu benim ilgi alanımın dışındadır. Herkes dilediği gibi yaşar. Asla bir müdahale söz konusu olmayacak. Bunu çıkaranlar korkuya kapılmışlardır, seçimi kaybediyorlar, bizim seçimi kazanacağımızı görüyorlar, halkın teveccühünün bizden yana olduğunu görüyorlar. Panikle ne yapacağını, ne söyleyeceğini şaşırıyorlar. Bu sefer AK Parti gelirse hayat tarzına müdahale edilecek gibi dedikodular yapıyorlar. Asla bir müdahale söz konusu olmayacak. Herkes nasıl yaşamak istiyorsa, dilediği gibi yaşayacak.”
Ayaydın, belediye başkanı seçildiğinde Muğla ve ilçelerinin konserlerle, sinemalarla, tiyatrolarla, etkinlikler ve sergilerle bir sanat şehri olacağını, gençlerin istediği sanatçıları getireceğini dile getirdi.
Bodrum Şehir Stadının ilçeye yakışmadığını belirten Ayaydın, “Yeni Bodrum Stadı projesini de hazırladım. Finansmanı da hazır. 76 dönüm içerisinde Kızılağaç Mahallesi’nde. Bodrum spor maçlarını orada oynayacak. 10 bin kişilik UEFA standartlarında bir stat olacak. Mevcut stadın yerini de meydan, yeşil alan ve rekreasyon alanı yapacağız. Bodrum’un şehir merkezini canlandıracağız, gençlerimize spor imkanları, gençlerimiz için her türlü ulusal ve uluslararası etkinlikler olacak. Gençlerimizin hayat tarzlarına bırakın müdahale etmeyi, onlarla birlikte yaşayacağız, onların arzu ettikleri şeyleri de Bodrum’a getireceğiz.” ifadelerini kullandı.
]]>***
“Ağalar beyler içerler
kahve de kara değil mi?”
Karacaoğlan
Kahve, dünyada sudan sonra en çok tüketilen içecek. Uluslararası Kahve Örgütü (ICO) verilerine göre, son 5 yılda Asya kıtasında kahve tüketimi yüzde 15 oranında büyüdü. Bu büyüme muhtemelen Türkiye’de çok daha yüksektir. Kahve tüketimindeki bu patlama, kahve içmenin özel olarak tasarlanmış bir deneyim olarak sunulmasıyla yakından alakalı.
“Büyüleyici, unutulmaz, benzersiz, yaratıcı, tarz sahibi, modaya uygun.” Bunların hepsi yüksek kalibreli bir otomobil için sık kullanılan ifadeler. Ancak tasarım, yaratıcılık, yenilik ve farklılık gibi ifadeler artık sadece otomobiller veya ev eşyaları için değil aynı zamanda yiyecekler için de kullanılıyor. Özellikle de kahve söz konusu olduğunda bu tanımlamalar genişliyor ve ilginç tonlar kazanıyor. Kahvenin günümüzde ritüelvari bir kimlik üretme aracına dönüştüğünü söylemek abartı olmayacaktır.
Türkiye’de kahve kültürü son yıllarda giderek artan ilgiyle birlikte karmaşık bir yapıya kavuştu. Elimizde tam bir veri olmasa da ülkemizde şu an 40 civarında zincir markanın 2 bin 600 şubede faaliyet gösterdiği tahmin ediliyor. Buna butik mekanlar da eklendiğinde ülke çapında 6 bin civarında kahve dükkanı olduğu söylenebilir.
Tüm dünyada sudan sonra en çok tüketilen içecek olan kahve Türkiye’de henüz milli içeceğimiz siyah çayı geçemese dahi hızlı yükselişi şaşırtıcı tezahürlerle dolu bir gündem sunuyor. Kahvenin çayla rekabeti aslında yeni kültürel evrenin eskisinin yerine yerleşmesinin bir hikayesini de sunuyor. Türkiye’de kahve tüketiminin küresel ortalamayı geride bırakan büyümesi, kahvenin Batılı modernitenin bir simgesi olarak algılanmasıyla da ilişkilidir. Bir zamanlar çayın da böyle bir simge olduğunu bir anlığına unutursak bu değişim bizi yeterince şaşırtabilir.
Değişen kahve tüketimi
Yıllar önce yerli bir markanın soğuk kahve reklamında küresel kahve markaları ile ilgili eğlenceli bir anlatı sunulmuştu. Küresel markaların kendine özel adları ve söyleyişleri ile dalga geçen bu reklam kendi ürünlerinin de en az öteki kadar orijinal ve lezzetli olduğunu savunuyordu. Ancak aslında mesele bundan ibaret değil. Çünkü bugün herhangi bir şeyi tükettiğinizde sadece o şeyi tüketmiş olmazsınız. Markalar artık metalarla birlikte imajları da sunuyor. Hatta çoğu kez tüketilen metadan daha fazla imajlar öne çıkıyor.
Son zamanlarda gündelik hayatımıza ne kadar çok şey ne kadar hızlı girip kendisine yer ediniyor. Hatta öyle bir hale geliyor ki biz o şeylerin hep bizimle olduğunu düşünmeye bile başlıyoruz. Ancak bunlar arasında kahvenin özel bir yeri var. Çünkü bir zamanlar Türk kültürünün en önemli parçalarından birisi olan ama zamanla unutulmuş olan kahvenin geri dönüşü hayli hızlı ve ilginç oldu. Bugünlerde arkadaşıyla kahve içmeye gitmek, bir kahve ikram etmek sosyal hayatın en önemli parçalarından birisi artık. Kahveyi insanlığa tanıtan Türk kahvesi Türkiye’de unutulmaya yüz tutmuşken önce hazır kahvelerin kolay ve ucuz erişilebilirliği, akabinde küresel kahve zincirlerinin her yere yayılması, son olarak da üçüncü nesil nitelikli kahve kültürünün yaygınlaşması ile kahve bir anda her yerde karşımıza çıkmaya ve günün her anında hayatımıza eşlik etmeye başladı.
Aslında geleneksel Türk kahvesinden başlayan ve nitelikli kahveye varan dalgalar halindeki gelişim seyri kendi içinde büyük kültür değişimlerini ve bir o kadar da sınıfsal tezahürleri yansıtıyor. Nasıl ki hazır kahve hayatımıza hızlı tüketimin ve “fast food” çağının bir emaresi olarak girdiyse küresel kahve markalarının dükkanları da AVM kültürünün bir parçası olarak yaygınlaştı. Şimdilerde pek çok insanı bir “barista”ya dönüştüren nitelikli kahve yapma ve sunma arayışı da küresel “gastrokültür”ün bir yansıması olarak hayatımıza girdi.
Yeni orta sınıfın gündelik kimlik arayışında kahve
Kahve ilginç bir şekilde gündelik hayatta benliğin sunumu için bir enstrümana dönüşmüş vaziyette. Elinde karton kahve bardağı ile yolda yürümek, gidilecek yere kahve termosu ile kahve taşımak, kahve fincanı ile havalı fotoğraflar vermek, kahve yapımından anladığını ima etmek, güne kahvesiz başlayamamak, kahve içmeden duramamak özellikle beyaz yakalı eğitimli kesimler arasında günlük hayatta artık yerleşmiş durumda. Bunların ağız tadından daha fazlasıyla ilişkili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ünlü sosyolog Bryan S. Turner, “Günlük vakaların içine sosyal sınıfı eklerseniz sosyolojik olgular elde edersiniz.” diyor. Gerçekten de biz gündelik hayattaki pek çok şey üzerinden sınıfı teşhis edebiliriz. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, bunu “habitus” kavramıyla anlatmıştı. Bourdieu günlük hayatta bazen bilinçli bazen de bilinçsiz tekrarlanan örüntülere temel teşkil eden olgunun sosyal sınıf olduğunu belirtir. Kahve tüketimi de esasen yeni çalışma kültürünün ve sınıfsal ilişkilerin bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor.
Aslında en başından beri sosyal statüyü sembolize eden bir içecek olan kahve Türkiye’de de tarih boyunca kültürel ve geleneksel bir öneme sahipti. Ancak son dönemlerde özellikle çalışma hayatının farklılaşan boyutları ile birlikte kahvenin sembolik evreni de önemli bir evrim geçirdi. Günümüzde kahve, geleneksel çay kültürüyle tezat oluşturacak şekilde modernliği ve kentsel profesyonelliği sembolize ediyor ve kahve dükkanları kentsel tüketim kalıplarını şekillendiren yeni sosyal merkezler olarak ortaya çıkıyor.
Bu değişimde özellikle kahve tüketiminin deneyimsel bir boyut kazanması ve artizan bir zanaatkarlık eserine dönüşmesi önemli. Deneyimsellik, her şeyin gittikçe standartlaştığı küresel üretim ve tüketim kültüründe markaların ve ürünlerin kendilerini diğerlerinden ayırmak için benimsedikleri en önemli taktiklerden birisidir. Özellikle eğitim ve profesyonel uzmanlığa dayalı becerileri ile kendisine sosyal bir konum elde eden yeni orta sınıf için deneyimlemek günlük rutini aşmanın bir yolu olarak benimseniyor. Deneyimlemek bu sınıf için bir özneleşme ve var olma biçimidir. Günlük işlerdeki rutinizasyonu ve standardizasyonu, tanımlı hayat pratiklerini aşmak üzere bir deneyim evreni imdada yetişiyor. Tatili, ortamı, dostluğu, sporu, eğlenceyi deneyimleme yoluyla kendi dünyasına katan yeni orta sınıf mensupları bu deneyimlerini yansıtarak ve paylaşarak da bir kimlik ve statü oluşturma çabasındadır.
Artizan zanaatkarlık ise var olanla kendisinde olanı birleştirerek yeni ve farklı şeyler yaratma ve sunma arayışının bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Bu tür kahve hazırlama ile ilgili bir sohbette ulaşılan “görgü düzeyi” şaşırtıcı bir üst kültür oluşturma isteğini de yansıtıyor. Yenilikçiliğin en uç seviyelere ulaştığı, yerel tatlar ve malzemelerle sosyallik ve geleneklerin harmanlandığı bu evrende kahve yapıcısı kendisini üstün bir sanatsal yaratımın sınırlarında hisseder ve bu ana tanıklık eden ve “eseri” edinen kişi de bu anın bir parçası olur. Bu tür bir artizan sanatkarlık deneyimi, aslında çok büyük bir çaba harcamadan bir kabiliyet edinme ve üretmenin tadını ve tatminini bununla elde etmenin de bir yoludur. Zira yeni orta sınıfın en büyük sızısı içinde bulunduğu çalışma evreninde üretmenin somut hazzını yaşayamamak ve belirsizlikler dünyasında bir ürünün sağlayacağı tatmine hasret kalmaktır.
Bu bağlamda “kendine has kılma” mottosu yeni nesil kahve tüketiminin önemli unsurlarından birisi olarak karşımıza çıkıyor. Genç profesyoneller ile eğitimli kesimler için kahve kültürü günlük hayatın teatral entelektüel deneyimi ile doğrudan bağlantılıdır. Bu evrende kahve dükkanları benzersiz, niş butik alanları olarak algılanıyor. Sofistike, kişiselleştirilmiş ve özel kahveler sunan mekanlarda kahve adeta kültürel bir ritüel haline geliyor. Böylece günlük hayatın gerekli ritüel ve mistifikasyon dozları güvenli bir şekilde alınmış oluyor.
Batılı küresel tüketim ve kültür trendlerini benimseyen yeni orta sınıfın genişlemesi ile birlikte “mutlu” bir zevk ve beğeni patlaması yaşanıyor. Küresel zevk ve beğeni dünyasına eklemlenen yeni orta sınıfta yiyecek ve içecekte popüler dil, parlak imaj, neşeli ve beklenmedik tatlar aranıyor. Kahve bugün Türkiye’deki ortalama bir birey için yeni bir kültürün sembolü olarak bu arayışa en iyi cevap veren tüketim aracı. Hem geleneksel hem heretik hem kültürel hem karşı-kültürel yapısı ile kahvenin bu sınır tanımaz gelişiminin seyrini izlemek de bir o kadar kışkırtıcı.
[Prof. Dr. Lütfi Sunar, Uluslararası Balkan Üniversitesi Rektörü’dür.]
Bu yazıda anlatılan meseleleri yazar tarafından yazılan ve Güncel Sosyoloji dergisinde yayımlanan “Kahve, Sınıf ve Kimlik: İstanbul’da Yeni Orta Sınıfın Üçüncü Dalga Kahve Tüketimi” başlıklı yazıda daha detaylı şekilde bulabilirsiniz.
]]>-Yürüme engelli Muammer Emre Gökgöz:
-“Engellerin müzikte de var olduğunu, müziği de yapabildiklerini görsünler istedim”
ISPARTA – Isparta’da yaşayan doğuştan yürüme engelli Muammer Emre Gökgöz hayatın hiçbir noktasında engel olmadığını kanıtlamak amacıyla şarkı besteledi. Engelliler konusunda farkındalığı artırmayı hedefleyen Gökgöz “Engellerin müzikte de var olduğunu, müziği de yapabildiklerini görsünler istedim” dedi.
Isparta’da yaşayan 30 yaşındaki doğuştan yürüme engelli Muammer Emre Gökgöz engelliler konusunda farkındalığı artırmak amacıyla şarkı besteledi. 12 kez geçirdiği ameliyat sonrası 15 yaşında iken yürümeye başlayan Gökgöz hobi olarak sürdürdüğü müzik hayatını, engelsiz bir hayatın olabileceğini göstermek amacıyla profesyonel olarak dijital platforma taşıdı. Isparta Belediyesi Engelli Koordinasyon birimi sorumlusu olarak iş hayatına devam eden Gökgöz 15 yaşından sonra tam olarak hayata bağlanmaya başladığını belirterek “Engelsiz bir hayatım olabileceğini gördüm ve sonrasında hayallerimi gerçekleştirmeye başladım. Adım adım bunlara çabaladım ve cidden engelsiz bir yaşamın olabileceğini net bir şekilde görmüş oldum. İş hayatına atıldıktan sonra engelsiz bir hayata adım atmanın aslında zor gibi görünen kolay bir şey olduğunu gördüm ve “Engelsiz hayata dair” sloganıyla kendi yaşamıma yön vermeye karar verdim ve hayat felsefe hayat felsefem “mutluluk” dedim” dedi.
“Hayatın hiçbir noktasında engel olmadığını kanıtlamak amacıyla yazdım”
Sosyal hayattan hiç kopmak istemediğini ve bunun için birçok faaliyet gerçekleştirdiğini söyleyen Gökgöz “Bir anım olsun, bir şeyler yapayım insanlar bunu görsünler ve engellilerin hayatın her noktasında olabildiğini görsünler istedim. Tekerlekli sandalye basketbol takımından başlayarak sosyal faaliyetlerde daha fazla aslında ama müzik hayatına girdik. “Sensiz kalayım” isimli şarkısı ile aslında bir çok kişi aşka yoracak biliyorum ama bu tamamen benim kendi öz düşüncemle yazdığım tamamen aşka adamadığım bir parça oldu. Engelli bir bireyin hayatının hiçbir noktasında yine engel olmadığını kanıtlamak amacıyla yazdım. Benim herhangi bir kişi yanımda olmadan ben bir şeyleri becerebilirim ya da görme engelli bir arkadaşımız elindeki bastonla bir yerden bir yere gidebilir. Hayatta hani muhtaçlık diyoruz ya aslında muhtaç değiliz, özgürüz sadece bunu göstermek amacımız inşallah bunu başaracağımızı düşünüyorum” şeklinde konuştu.
“Engellerin müzikte de var olduğunu, müziği de yapabildiklerini görsünler istedim”
Geçmiş dönemlerde yaptığı internet radyo yayıncılığı ile müziğe olan ilgisini fark eden Gökgöz “Kendimi geliştirerek söz yazarlığına başladım ve yazabildiğimi fark ettim. 2021 yılında da ilk parçam olan “Engel yok” isimli parçayı yaptım ve 16 Mayıs Engeller Haftasında yayınladım. Şimdi ise daha fazla kişiye ulaşsın, daha büyük bir anım olsun istedim yine bu konuda da hayatın hiçbir noktasında engel olmadığı gibi müzikte de engelin olmadığını göstermeye uğraştım. Engellerin müzikte de var olduğunu, müziği de yapabildiklerini görsünler istedim” dedi.
Hayalini gerçekleştirmek isteyen birçok engelliye örnek olan Gökgöz “İçine kapanık yaşıyor birçok engelli. Ben de zamanında öyleydim. Kesinlikle içine kapanık yaşamasınlar. Hayatta bir yerlere gelebileceklerini, bir adım atabileceklerini görsünler. Bizlere ulaşsınlar, hayallerini söylesinler birlikte gerçekleştirelim” dedi.
Gökgöz konuşmasının devamında engellilerin sosyal yaşam konusunda hayatını kolaylaştırmak amacıyla vatandaşlara mesaj verdi.
]]>Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi (CBİKO) koordinasyonunda, Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) ev sahipliğinde gerçekleşen EGEKAF 24 ikinci gününde de öğrenci ve mezunların yoğun ilgi odağı oldu.
EGEKAF 24’ün ikinci günün devamında gerçekleştirilen kariyer söyleşi etkinliklerinden bir diğeri ise Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı ile yapılan “Değişime Cesaretiniz Var Mı” adlı söyleşi oldu. Öğrencilik hayatından ve kariyer hayatından bahsederek başlayan söyleşide ayrıca Tamer Karadağlı öğrencilerden gelen soruları da yanıtladı.
“Değişmek çok önemlidir. Zamana ayak uydurmak çok önemlidir.”
Sanatçı, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı, yaptığı konuşmada şunları ifade etti: “İyi ki gelmişim, bana da çok büyük bir moral oldu bu. Siz de hoş geldiniz. Ben normalde aslında böyle kalabalıklar karşısında konuşmaya çok alışkınım ama o kadar güzel bir kalabalık var ki şimdi ben heyecanlandım sizin yanınızda. Pamukkale Üniversitesi’ni kutluyorum, müthiş bir iş başarmış. Biraz önce fuar alanını biraz dolaştım, insana gurur veriyor gerçekten. Hocam, canıgönülden tebrik ediyorum, müthiş gerçekten. Birazdan soru cevaba gireceğiz. Sizler merak ettiğiniz şeyleri bana sorun özellikle kariyer ile ilgili ben de bütün samimiyetimle, dürüstlüğümle size cevap vereyim. Başlığımız şuydu: “Değişime cesaretiniz var mı?” bu gerçekten çok önemli bir şey. Çünkü değişmek çok önemlidir. Zamana ayak uydurmak çok önemlidir. Sizler şimdi o kadar şanslı bir nesilsiniz ki dünya çok küçük artık. İnternet sayesinde o kadar çok bilgiye o kadar çabuk ulaşabiliyorsunuz ki bu çok büyük bir avantaj. Ben kendi gençliğimi, kendi çocukluğumu düşündüğümde bizde hiçbir şey yokmuş. O yüzden sizler çok şanslısınız. Bizler aslında değişmeye çalışıyoruz. Şimdi, bu soruyu biz de benim jenerasyonum da kendisine soruyor: ‘Değişebilecek miyiz biz? Zamana ayak uydurabilecek miyiz?’ Çünkü bu gerçekten cesaret isteyen bir şey ve buna cesaret etmek gerçekten çok meşakkatli. Ben kendi kariyerimde o kadar çok inişler çıkışlar yaşadım ki çünkü siz beni dizilerden biliyorsunuz. Ama bunun öncesi var: dört yıl oyunculuk bölümünü okudum, bitirdim. Ondan önce kolej yıllarım var TED Ankara Koleji, şimdi TED deniyor. Bizim zamanımızda Ankara Koleji idi ve ben Amerika’dan gelmiştim. 1975’te Amerika’dan geldim. Dokuz yaşındaydım Ankara Koleji’ne yazıldım. Çok küçük yaşta oyuncu olmaya karar verdim. Sebebi de şu: Arkadaşlarım, orta sonda iken lise birde iken zaten karar vermişti ne olmak istediklerine. Ben bir türlü karar verememiştim. Bari oyuncu olayım, bir sürü mesleği oynarım dedim. Sonra güzel kızlarla tanışırım dedim. Sonra tiyatro grubuna girdim okulda ve çok keyif aldım. Bu keyfi profesyonel hayatıma taşımaya karar verdim. Çok meşakkatli bir eğitim aldıktan sonra profesyonel hayatıma başladım. Sürekli karar vermem gerekti. Sürekli bir seçim yapmam gerekti. Sizler de aynı şeyi yaşayacaksınız. Sürekli seçim yapacaksınız ve karar vereceksiniz. İnisiyatif kullanacaksınız. Şunu unutmayın hepiniz kendi hayatınızın mimarısınız. Nasıl bir hayat yaşamak istediğinize siz karar vereceksiniz. Her şey hayal etmekle başlıyor. Ben eğer bugünkü durumumu hayal etmeseydim. Hiçbir zaman yaşayamazdım. Bahsettiğim genel müdürlük kısmı değil oyunculuk kısmı. Genel müdürlük kısmı hiç hayal ettiğim bir şey değildi. Hayatımda bir değişime sebep oldu. ve ben buna cesaret ettim çünkü elli yaşında bürokrasiye girmek gerçekten çok meşakkatli çünkü otuz beş sene boyunca serbest piyasada mücadele ettim.”
“Daha çok başarısızlıklarım sayesinde bir yerlere geldim” diyen Karadağlı, şöyle konuştu:
“Başarılarımdan çok başarısızlıklarım oldu. Daha çok başarısızlıklarım sayesinde bir yerlere geldim. Sürekli başarılı olmak da sizi bir yere getirmiyor. Başarısızlıklarınız sizi bir yere getiriyor. Çünkü mücadele etmeyi öğreniyorsunuz. Başarının merdivenleri elleriniz cebinde çıkılamıyor ne yazık ki Tırnaklarınızın arasının kirlenmesi gerekiyor. ve benim gerçekten tırnaklarımın arası çok kirlendi. Tam rahat edeceğim, belli bir yaşa geldim, kanıtlayacak bir şeyim yok derken yeni bir mücadele başladı. Bu sefer Devlet Tiyatroları Genel Müdürü oldum. Altı aydır gece gündüz çalışıyorum. Çok yoruluyorum ama inanılmaz keyifli bir yorgunluk.”
Etkinlik sonrası Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Kutluhan, Tamer Karadağlı ile birlikte PAÜ kampüsünde bulunan ve Devlet Tiyatrolarının Denizli gösterilerinin gerçekleştiği Hasan Kasapoğlu Kültür Merkezi’ni gezdi ve Merkez hakkında bilgi verdi. – DENİZLİ
]]>Hastalar günlük yaşantılarını aksatmadan ev ortamında diyalize giriyor
5 yıldır böbrek hastası olan sınıf öğretmeni: “Bu bizim için velinimet, hayatımı çok kolaylaştırdı”
“Hastaneye git gel derdimiz yok, evimizde olduğumuz için konforumuz yüksek”
SAKARYA – SEAH Nefroloji Kliniği, Sakarya’da evde diyaliz uygulamasını hayata geçirdi. Eğitimleri tamamlayan diyaliz hastaları günlük yaşantılarını aksatmadan ev ortamında diyaliz almanın konforunu yaşıyor.
Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nefroloji Kliniği tarafından hayata geçirilen uygulama çerçevesinde böbrek nakli imkanı olmayan ve aktif olarak günlük çalışma hayatında yer alan diyaliz hastalarına yönelik ‘Evde Hemodiyaliz’ uygulaması başlatıldı. Sağlık Bakanlığı tarafından başlatılan uygulamanın alt yapısının oluşmasıyla birlikte Sakarya’da da uygulama hayata geçerken, eğitimlerinin tamamlayarak ‘Evde Hemodiyaliz’ almaya başlayan 50 yaşındaki Salih Yıldırım; İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Aziz Öğütlü, SEAH Başhekimi Prof. Dr. Fikret Halis, SEAH Nefroloji Klinik İdari Sorumlusu Prof. Dr. Hamad Dheir, Doç. Dr. Mahmud İslam, Uzm. Dr. Zafer Ercan ve Musa Pınar ve eğitim hemşireleri tarafından evde ziyaret edildi.
“Bu bizim için velinimet”
5 yıldır böbrek hastası olan sınıf öğretmeni İsmail Yıldırım bir yıl önce böbrek nakli olduğunu ancak bağışıklık sisteminin böbreği kabul etmediğini ve diyalize girmeye devam ettiğini dile getirdi. Aktif olarak öğretmenliğe devam ettiğini belirten ve ‘Evde Hemodiyaliz’ uygulamasının hayatında önemli bir kolaylık sağladığını belirten Yıldırım, “Eğitimlerimizi aldık ve başladık. Bu bizim için velinimet. Gerçekten hayatımı çok kolaylaştırdı. Hastane ortamında diyaliz almak gibi bir stresimiz yok. Hastaneye git gel derdimiz yok. Evde, eşim ve çocuklarım yanımda istediğim zaman diyalize giriyorum. Tabi evimizde olduğumuz için konforumuz yüksek. Bu uygulama ile daha uzun diyaliz olabiliyoruz, bu da daha az ilaç kullanımı ve daha sağlıklı bir hayat sunuyor. Normal diyaliz sistemine göre iştahım daha çok arttı ve istediğimi yiyebiliyorum. Bir sorun olduğunda doktorumuz, hemşirelerimiz ve teknik ekip anında yardımcı oluyor. Tüm diyaliz hastalarının bu hizmetten yararlanmasını arzu ederim. Allah devletimize zeval vermesin” dedi.
“Evde hemodiyaliz yöntemi, çok basit bir yöntem”
‘Evde Hemodiyaliz’ uygulaması hakkında bilgi veren Prof. Dr. Hamad Dheir, ilk olarak üç hastaya iki ay boyunca eğitim verdiklerini dile getirerek, “Daha sonra bu hastalarımız evlerinde kurulan hemodiyaliz cihazı ve su sistemini denetleyerek diyalize kendileri girmeye başladı. Hastalar eğitim süresince önce diyaliz makinesi, makine setlemesi ve su sisteminin işleyişini öğreniyor. Ardından hastalar fistül iğnelerini kendi damarlarına kendileri girmeyi öğrenerek hazır hale geliyor. Bu eğitimi hastaya ve talep olursa hasta yakınına veriyoruz. Evde hemodiyaliz yöntemi, çok basit bir yöntem, merkez hemodiyaliz yöntemine göre birçok üstün avantajları var. Kalp üzerinde daha az stres, daha az ilaçla daha iyi kan basıncı kontrolü, daha az kısıtlayıcı diyetin yanında; muhtemelen iyileştirilmiş enerji seviyeleri, tedaviden sonra daha hızlı iyileşme süresi, hayatlarının kontrolünü ele alma esnekliği, hastaneye başvuru ve yatış oranlarının azalması gibi birçok avantaj sağlıyor. Bu konuda bize destek veren İl Sağlık Müdürümüz Prof. Dr. Aziz Öğütlü ve Başhekimimiz Prof. Dr. Fikret Halis hocalarımıza da ayrıca teşekkür ederiz. Bu yöntemi tercih eden hastalara gece gündüz iletişim ve teknik destek sağlanıyor. Hekim ve eğitim hemşirelerimiz ile teknik ekip bu hizmeti sunmakta. Evde hemodiyalizi tercih etmek isteyen hastalarımız Nefroloji polikliniğimize müracaat edebilir” diye konuştu.
“Diyaliz hastalarımız için çok önemli bir adım”
Evde Hemodiyaliz uygulamasının temel amaçlarından bir tanesinin de daha uzun diyaliz yapmak ve dolayısıyla hastaların daha az ilaç kullanması olduğunu ifade eden SEAH Başhekimi Prof. Dr. Fikret Halis, uygulamayı yaygınlaştırmayı amaçladıklarını dile getirdi. İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Aziz Öğütlü’de, Sakarya’da ilk kez hayata geçirilen uygulama sayesinde böbrek nakli bekleyen ve çalışma hayatlarını sürdüren birçok vatandaşa hem sağlık açısından hem de konfor açısından büyük bir kolaylık sağlanacağını kaydetti. Öğütlü, “Evde Hemodiyaliz uygulamasıyla hastalar gün içinde istediği saatte diyalize girebiliyor. Bunun yanında birçok avantaj sağlanmış oluyor. Diyaliz hastalarımız için çok önemli bir adım. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum” şeklinde konuştu.
]]>Mersin Büyükşehir Belediyesi, Toroslar ilçesine bağlı Halkkent Emekli Evi ve Mezitli Emekli Evi üyelerini; yaşlılık, aktif yaşlılık ve yaşlılık evreleri hakkında bilgilendirdi. Etkinliğe katılan vatandaşlar, yaşlılık hakkında merak ettikleri sorulara yanıt buldu.
Mersin Büyükşehir Belediyesi, yaş almış vatandaşların daha aktif bir yaşlılık süreci geçirmesi ve sosyal hayata daha çok katılmasını sağlamak amacıyla etkinlikler düzenlemeye devam ediyor. Bu kapsamda düzenlenen son etkinlikte, Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı’na bağlı Yaşlı Destek Birimi de olduğunu hatırlatan Gerontolog Cihan Tanrıverdi Tanrıverdi, aynı zamanda Büyükşehir’in yaş almış vatandaşlara evde sağlık ve bakım, temizlik gibi hizmetleri olduğunu da anlattı.
Yaş almış vatandaşların sağlıklı ve kaliteli bir yaşlılık süreci geçirmesi için yapılması gerekenlerin anlatıldığı Mezitli Emekli Evi’nde düzenlenen etkinlikte Mersinden Kadın Kooperatifi Meral Seçer de yer aldı. Emekli Evi’nde yaş almış vatandaşlarla bir araya gelen Seçer, Emekli Evi üyeleri ile tek tek sohbet etti.
Seçer, “Değerli büyüklerimiz hayatlarını bizlerin huzuru ve mutluluğunu sağlamak için uğraştı.Yaş almış büyüklerimiz, burada oturan ve hiçbir şey yapmayan kişiler değiller. Bizler, iş birliği yapalım. Bu iş birliği içerisinde siz, büyüklerimiz nasıl katkı sunabilirsiniz ve neler yapabilirsiniz tespit edelim. Bu sayede sizler de sosyal hayat içerisinde daha aktif hale gelebilirsiniz diye düşünüyorum” dedi.
Tanrıverdi ise şöyle konuştu:
” Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’na bağlı Emekli Evlerinde başlatmış olduğumuz 2 aylık eğitim programında yaş almış vatandaşlarımızı; yaşlılık, sağlık, hastalık, yaş alma, aktif ve başarılı yaş alma konularında bir sunum yaptık. Katılımcıların da destekleri ile interaktif bir sunum oldu. Hem biz hem katılımcılar çok keyif aldı.”
Halkkent Emekli Evi Sorumlusu Çağdaş Yeter, “Yaş almışlarımızın keyifli vakit geçirmesi için etkinliklerimiz devam edecek. Yaş almış vatandaşlarımıza yaşlılık ve yaşlanma sürecine ilişkin Gerontolog Cihan Tanrıverdi tarafından önemli bilgiler verildi. Yaş almış vatandaşlarımız, Büyükşehir Belediyesi’nin sunmuş olduğu evde sağlık ve bakım hizmetleri ile ilgili de bilgilendirildi” diye konuştu.
Emekli Evi üyelerinin keyifli vakit geçirmesi için ilerleyen günlerde sinema etkinliği de yapacaklarını aktaran Yeter, etkinliklerin artarak devam edeceği bilgisini verdi.
Etkinliğe katılan vatandaşlardan bazıları da düşüncelerini, şöyle dile getirdi:
– Hüseyin Güler: “Devamlı buraya gelip gidiyorum. Burayı çok seviyorum. Ben burada hayat gördüm. Büyükşehir Belediye Başkanımız Vahap Seçer’in sağladığı hizmetlerden birçok fayda gördük. Evime kadar yemeğim geliyor. Eşim için Evde Sağlık ve Temizlik ekibi geliyor. Ben 78 yaşındayım, bugüne kadar böyle bir Belediye Başkanına rastlamadım. Burası kurulduğundan beri çok güzel bir hayat yaşıyoruz. Tanımadığımız komşularımızla tanışıp, sohbet muhabbet ediyoruz. Çevremiz genişledi. Kitabımızı, gazetemizi okuyoruz, çayımızı içiyoruz.”
-Ökkeş Yetim: “Evde televizyon izlemekten bıktık. Burada her türlü sosyal, değişik siyasi gruplardan arkadaşlarımız var. Aramızda hiçbir ayrım yok. Hepimiz tek yumruk gibi sohbet ediyoruz ve neşeli bir şekilde de evimize gidiyoruz. Başkanımıza çok teşekkür ederim.”
Selma Dinçer: “Başkanımız Mersin’de herkesi destekliyor, çok çalışıyor. Çok memnunuz.”
-Resul Gül: “Aslında birçoğumuz hastalanınca hangi doktora gideceğimizi bile bilmiyoruz. Bunun önerisinde bulundukları için çok güzel oldu. Burada sosyal faaliyetler de bulunuyoruz ve bir sorunumuz olsa birbirimize anlatıyoruz. Bu insanları bir araya getirmek için güzel bir olanak.”
– Mustafa Dönmez: “Burada bulunan vatandaşların ihtiyacı her neyse ona tek tek değinildi. Sosyal belediyeciliğin gereğini gerçekten yapıyorlar. Emekli Evi’nde çok güzel zaman geçiriyoruz ve arkadaşlarımla bilgi paylaşıyoruz.”
-Semiha Kurt: “Sunumu yapan hocamız çok güler yüzlüydü. Her sorumuza cevap verdi. Çok memnunuz. Burada her meslekten arkadaşımız var, onlarla tanışıp, selamlaşıyoruz. Evde oturmaktansa burada çayımızı içip, birbirimizi tanıyoruz.”
– Fatma Esin Önür: “Buranın açılmasından dolayı çok müteşekkirim. Benim sosyal hayatım hiç yoktu. Bana yaşama sevinci verdi ve bir gayem oldu. 7/24 aynı işi yapmaktansa buraya gelip, zaman geçiriyorum. Daha iyi oldum. Başta Büyükşehir Belediye Başkanımız Vahap Seçer’e ve tüm emeği geçenlere teşekkür ederim.”
]]>
Aslı Serçemeli Öcal ve Gökhan Öcal çifti, 6 Şubat’taki depreme çocukları Efe (12) ve Mete (15) ile Antakya’daki evlerinde yakalandı. Öcal ailesinin de bulunduğu 6 katlı bina büyük sarsıntı sonrası yıkıldı.
Apartmanın son katındaki dairede yaşayan aileden Gökhan Öcal, kendi imkanıyla enkazdan çıkmayı başardı. Efe ve Mete, depremden 10, anneleri ise 25 saat sonra enkazdan çıkarıldı. Hızlıca hastaneye götürülen anne ve çocukları tedavi altına alındı. Kontrollerinin ardından sağlık durumlarının iyi olduğu anlaşılan Mete ve Efe, taburcu edildi. Beton yığınlarının altında kalan Aslı öğretmen ise Hatay’daki tedavi sürecinin ardından Adana’ya gönderildi.
Daha sonra Ankara’daki Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edilen Öcal’ın sol bacağı diz altından ampute edildi.
Aslı Serçemeli Öcal’ın tedavisi, isteği üzerine memleketi İzmir’deki Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi’nde sürdü. Bir süre fizik tedavi uygulanan Aslı öğretmenin bacağına protez takıldı.
Depremden sonra ailesiyle İzmir’e taşınan Aslı Serçemeli Öcal, yeni eğitim döneminde mesleğine dönmek istiyor.
“Hayat yürüyünce çok daha başka”
Aslı Serçemeli Öcal, AA muhabirine, üzerinden geçen bir yılda deprem anını unutamadığını söyledi.
Eşinin kendi başına enkazdan çıktığını belirten Öcal, yaşadıklarını şöyle anlattı:
“Maalesef bina sakinlerinin çoğu kurtarılamadı. Sarsıntı durduğunda boşluktaydım. O anı çok iyi hatırlıyorum. 30 saniye sonra toparlanayım derken yukarıdan ağır bir cismin üzerime indiğini hissettim. Çocuklarımla sürekli konuştum. ‘İyi misiniz, herhangi bir uzvunuz sıkışmış durumda mı, bilinciniz açık mı’ diye sordum. Mete ve Efe’nin iyi olduklarını duyduktan sonra ‘Evet tutunmalıyım hayata’ dedim. Saatler geçtikçe seslenmekte zorluk çektim. Enerjim biraz düşmeye başladı. Ama onların çıktığını görünce ‘Hayatta kalmalıyım’ dedim. Bir süre sonra kurtarma ekipleri bana da ulaştı. Enkazdan çıkarıldığımda ayaklarımı hissetmiyordum, ona rağmen gökyüzünü görüp rahat nefes aldığım için mutluydum.”
Sağlık görevlilerinin kendisine çok destek olduğunu ifade eden Öcal, “Ben 2 bacağımı kaybedeceğimi düşünüyordum ama biri ampute edildi. Hocalarım bunu zor söyledi ama ben mutlu olduğumu ifade ettim çünkü 2 bacağımın birden yok olacağını düşünüyordum.” diye konuştu.
Protez ile yeniden adım attığını aktaran Öcal, işlerinin büyük bölümünü tek başına yapmaya da başladığını kaydetti.
Zorlu bir süreci geride bıraktığını belirten Öcal, şöyle devam etti:
“Şimdi tek başıma çok daha özgürüm. Hayat yürüyünce çok daha başka, çok daha mutluyum. Bu dönemde benim için en büyük ilaç umut oldu. Bilinçli ellerde olmak, pes etmemek. Kötüyle teselli olunmaz belki ama ben hep ‘Daha kötü olabilirdim, her iki ayağımı kaybedebilirdim’… Bu duygularla kendimi biraz daha motive etmeye çalışıyorum. 23 yıllık Türkçe öğretmeniyim. Bazen oturduğum yerde zihnimi yokluyorum. Bilgilerim tazecik duruyor. Ama biraz bana yük olmaya başladı o bilgiler. Artık diyorum onların çocuklarla buluşması lazım bu bilgileri aktarmam lazım. Öğrencilerim ve velilerim bu süreçte hep benim yanımda oldular. Yeni motivasyonum da herhalde mesleğe başlamak. Eylül’de görevimin başında olmak istiyorum.”
“Günlük yaşamına dönmüş, yürümesi gayet iyi”
DEÜ Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Fakültesi Protez ve Ortez Bölüm Başkanı Doç. Dr. Seher Özyürek ise Öcal’ın fizik tedavi ve rehabilitasyonunu tamamladıktan sonra ampute edilen bacağı için protezini hazırladıklarını anlattı.
Öcal’ın proteziyle uyum sağladığını anlatan Özyürek, “Umarız dediği gibi eylülde iş hayatına dönebilir. Zaten sosyal hayatında günlük yaşamına dönmüş, yürümesi gayet iyi. Kasları kuvvetli. Hedefimiz daha kuvvetli egzersiz yaptırmak. İlk hedefimiz yavaş yavaş yürüteci bırakmak. Belki bir koltuk değneğine geçmek.” diye konuştu.
]]>Küçük yaşta geçirdiği talihsiz kazadan sonra bir bacağını kaybeden Telli’nin hikayesini beyaz perdeye yansıtacak filmde rol alan Taner Ölmez, Bülent İnal, Nazan Kesal ve Sinan Tuzcu, filmin hikayesini ve canlandırdıkları karakterleri AA muhabirine anlattı.
Yapımda Barış’ı canlandıracak Taner Ölmez, Telli’ye benzediği için filme dahil olmuş olabileceğini belirterek, “İyi ki uğraşmışlar, iyi ki bana gelmiş bu film. Sonuç güzel oldu. Benim için ayrı bir macera, yeni bir aşama oldu. Ben bir projeye önceden hazırlanmayı, farklı bir şey yapmayı çok severim. Bayılırım böyle şeylere. Eve ödev götüreceğim bir proje oldu.” dedi.
Ölmez, hazırlık aşamasının çok zor olduğunun altını çizerek, şu bilgileri verdi:
“Barış ve milli takımdaki arkadaşlarının arasına girdikten sonra açıkçası rahatladım biraz. Beni oyuna hemen dahil ettiler ve çok zaman geçirdik. Bir yerden sonra ben onlardan, onlar da benden biri oldu. Fiziksel zorluğu hala aşamıyorum. Ellerimde hala o günkü nasırlar duruyor, geçmedi. Kanedyenler üstünde dengede kalabilmek inanılmaz zorken, benim o kanedyenlerle top peşinde koşmam, mücadele etmem gerekiyordu. Ben Ampute Milli Takımı kaptanını oynuyordum. O yüzden mücadeleyi iyi, estetik bir şekilde yapmam gerekiyordu. Çoğu zaman açıkçası umutsuzluğa kapıldım. ‘Bunu bir daha yapamayacağım’ ya da ‘Ben bu işin altından kalkamayacağım’ dediğim çok oldu. İlk defa kanedyeni aldığımda bir hafta ellerimi sıkamadım. Bunu denemeden bilemezsin. Çok zordu. Farklı farklı yerlerim ağırdı. Ellerimin ağrısı geçti, omzum ağrıdı. Fiziksel olarak beni acayip derecede zorladı. Birçok yerde umutsuzluğa kapıldım. Beni o umutsuzluktan da Barış Telli ve yönetmenimiz çıkardı.”
İzleyicinin filmi izledikten sonra umutla sinemadan ayrılacağını aktaran genç oyuncu. “Tabii ki hüzünlenecek, ağlayacaklar ama filmden mutlu bir şekilde çıkacaklarına inanıyorum. Barış’ın hikayesi öyle. Barış’ta ben negatif bir hal hiç görmedim. Barış’ın eski fotoğraflarına bakınca, bazen bir fotoğraf anlatır ya her şeyi, o umudu onun gözlerinde görüyorsun. Acayip bir şekilde, kanedyenlerle objektife bakan muazzam bir enerji var. O enerji hiç solmamış, tükenmemiş, bugün buralara kadar getirmiş, muazzam şeyler başarmış. ” diye konuştu.
“Çocukların ufkunu aydınlatan öğretmenler çok önemli”
Başarılı oyuncu Bülent İnal, filmde Barış Telli’nin ilham veren hayat hikayesinin ele alındığına dikkati çekerek, “Barış’ı, yaptığı mucizeleri daha önce duymuştum. Film geldiği zaman hiç düşünmeden ‘evet’ dedim. Gerçekten böyle ilham veren bir filmde olmak benim için de mutluluk verici. Çünkü Türkiye’de ya da dünyada kendini eksik hisseden, eve kapanmış, mutsuz birçok insan var. Onlara ilham olacağını düşünüyorum. Bu çorbada bizim de tuzumuz olsun istedik. Ben de bu filme dahil oldum.” ifadelerini kullandı.
Telli’nin öğretmenini filmde canlandırdığını kaydeden İnal, şu bilgileri verdi:
“Aslında Yılmaz öğretmen, filmde ya da Barış’ın hayatında birkaç öğretmenin birleşiminden oluşuyor. Farklı zamanlarda ona destek olmuş öğretmenleri Yılmaz öğretmen karakterinde birleştirmişler. Biraz da böyle bir eğitimciyi oynamak istedim. Çünkü ülkemizde eğitimin, daha doğrusu böyle öğretmenlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Biz çocukluğumuzda bu tür öğretmenlere denk gelemedik maalesef. Böyle bir öğretmen görünce de oynamak istedim. Çocukların özellikle ilkokulda hayatlarına yön veren, onların elinden tutan yol açan, ufkunu aydınlatan öğretmenler çok önemli. Keyifli de bir film oldu.”
İnal, setin çok keyifli geçtiğinin altını çizerek, “İyi oyuncular, sevdiğim oyuncu arkadaşlarım, dostlarım vardı. Güzel bir çalışma oldu. Umarım seyirciler beğenir. Sadece engelli ya da mutsuz hissedenlere değil bütün insanlara ilham olacağını düşünüyorum bu filmin. Küçücük mutsuzluklardan depresyona giren insanların, bu filmi izlediklerinde neler hissedeceğini ben de merak ediyorum. Çok mutlu olacaklarını, onlara huzur vereceğini düşünüyorum” dedi.
Sinema izleyicisinin filme ilgi göstermesini beklediğini dile getiren İnal, “İnsanlar evlerinden çıkıyor, sosyalleşiyor ve hayata karışıyorlar. Sinema bunun için önemli bir unsur. Hiçbir zaman yok olacağını düşünmüyorum. Dijital platformlarla biraz güç kaybedeceği söylense de ben sinemanın hiçbir zaman yok olacağını düşünmüyorum. Daha da artarak devam edecek. İyi filmler oldukça insanlara mutluluk, huzur veren filmler oldukça sinema salonları dolacaktır.” değerlendirmesinde bulundu.
Bülent İnal, herkese filmi izlemesi tavsiyesinde bulunarak, “Barış’ı ilk defa sette gördüm. 5 dakika sohbet ettik. Bu kadar dünya iyisi, tatlı bir adam olması, gerçekten beni çok mutlu etti. Onun filminde olduğum için de çok mutluyum. İnsanların da bu pozitif filmi izlemelerini tavsiye ediyorum.” dedi.
“Büyük bir başarı hikayesi bana göre”
Oyuncu Nazan Kesal da senaryoyu ilk okuduğunda çok etkilendiğini ifade ederek, şöyle konuştu:
“Benim futbolla çok alakam yok. Sonra Barış’ın hikayesini okudum. Tekrar senaryoya döndüm. Barış’ın annesi Aysel Hanım’ı oynamam teklif edildi bana. Çok ilginç. Annenin öyküsü de çok enteresan geldi. Barış’ın öyküsü ayrı güzel. O yüzden de kabul ettim. Ben de bir anne olarak, yaşadığımız bu hayatta özrün, engelin ne olduğunu deneyimlemiş bir insanım. Bu filmin içindeki duyguyu çok önemsedim. Biricik bir hayat var, hepimizin bir defa geldiği ve bir daha gelme şansının olmadığı. Süreli bir ömrümüz var ve öleceğini bilen tek varlık olarak o sürede zaaflarımız, engellerimiz, eksikliklerimiz neyse, onu bir biçimiyle onore eden tamir eden bir yapısı var hikayenin. Yaşama değer katan bir film olduğunu düşünerek ben de bu filmde bir parça olmak istedim. İyi ki de olmuşum.”
Yaşamın cesaret gerektirdiğini kaydeden Kesal, “Hayatın ne kadar önemli, değerli bir şey olduğunu, engellerimize rağmen hayatın yaşanacak kadar coşkulu ve değerli bir şey olduğunu hatırlatan ve alttan sürekli bu mesajı veren bir film. Duygusu çok büyük. Hikaye zaten çok enteresan. Büyük bir başarı hikayesi bana göre. Çünkü günlük hayatımıza dönüp baktığımız zaman hiçbir engeli olmayan insanların bu hayata değer katmadığını görünce, bu filmin kapladığı alanın daha büyük olduğunu hissettim. Umarım seyirci de aynı duyguyu hissedecektir. Cesaret veren bir film. Bu çok önemli. Şimdiki zamanda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey cesaret. O yüzden Hayatla Barış seyirciye bu mottoyu sinema diliyle çok güzel aktaracak bir film.” ifadelerini kullandı.
“Nerede durmamamız gerektiğini gösteren bir film”
Oyuncu Sinan Tuzcu ise Telli’nin gerçek ve umut aşılayan hikayesinin filmde işlendiğini dile getirerek, “Ben de bu hikayenin içinde, onunla karşılaşmış ve ona futbol eğitimi vermiş, daha sonra Milli Takım’da da hocalığını yapmış bir antrenörü oynuyorum. Bize aslında nerede durmamamız gerektiğini gösteren bir film. İnsanın her zaman umutsuzluğa kapıldığı, yarına karşı kendini kötü hissettiği, üzüldüğü, yorulduğu, geride ve eksik kaldığını düşündüğü anlarda akla gelmesi gereken bir film olacak Hayatla Barış. Uzun bir emek aslında. Bir şeyi doğru bir şekilde anlatmak, dramatik aksiyon yaratmak zor. Çünkü bu bir belgesel değil.” diye konuştu.
Filmde keyifle çalıştığının altını çizen Tuzcu, “Bütün dünyanın yorulduğu, savaşlardan vb. bıktığımız bir dönemdeyiz. Umutlu işlere, güzel hikayelere ihtiyacımız var, bizi mutlu etsin, bizi biraz daha yükseltsin diye. Çocuklarımızla beraber izleyeceğimiz güzel bir hikaye olduğu için izleyicide de karşılık bulacağı düşüncesindeyim. Bir de çok iyi oyuncular var. Bülent’i, Nazan’ı, Gürkan’ı izlemek lazım.” dedi.
Filmde Taner Ölmez, Nazan Kesal, Bülent İnal, Gürkan Uygun, Biran Damla Yılmaz, Sinan Tuzcu, Erkan Üçüncü, Arben Akış, Alara Turan, Mekin Sezer, Gurur Çiçekoğlu ve Devrim Kabacaoğlu yer alıyor.
Yapımcılığını Hünkar Doğan/Four Story Prodüksiyon’un üstlendiği, yönetmenliğini Ekin Pandır’ın yaptığı ve Caner Erzincan ile Koray Yeltekin’in kaleme aldığı filmin çekimleri İstanbul’da gerçekleştirildi.
]]>Hayat kurtaran manevrayı yaparken bunlara dikkat
ESKİŞEHİR – Eskişehir Özel Ümit Batıkent Hastanesi Acil Servis Uzmanı Dr. Ünal Tetik, son zamanlarda sıkça gündeme gelen ve hayat kurtaran Heimlich manevrasının hakkında bilgi verdi.
Son zamanlarda gündeme sıkça gelen basit Heimlich manevrası ile kişilerin hayatı kurtulabiliyor. Kişinin bilincinin açık ancak soluk borusuna kaçan cisim sonrası, boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı durumlarda uygulanan Heimlich manevrasının doğru yapılmasının yaşamsal öneme sahip. Manevranın saniyeler içinde ve soğukkanlılıkla yapılması önem arz ediyor. Konula ilgili konuşan Özel Ümit Batıkent Hastanesi Acil Servis Uzmanı Dr. Ünal Tetik, uygulamanın doğru ve yerinde yapılması için dikkat edilmesi gerekenleri anlattı.
“5 yaş altı ve üstünde yapılışı farklı”
Manevranın 5 yaş altı ve üstü kişilerde farklı uygulandığını aktaran Acil Servis Uzmanı Tetik, “Özellikle solunum yollarına bir cisim tıkanması sonucunda nefes darlığı, hatta ölüme kadar gidebilen bir süreç bu. Bu durumlarda basit bir manevrayla aslında hayat kurtarılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken birkaç husus var. Bunlar tabii yaş gruplarına farklı davranışlar sergiliyoruz. 5 yaş ve üstü için, öncelikle kişinin arkasına geçilir ve kollar karnın etrafına dolanır. Daha sonra Göğüs kafesiyle göbek deliğinin arasına (iman tahtasının bittiği yerden karın boşluğunun olduğu yere) yatay yumruk yapın ve baskı uygulayarak 5 kez içeri ve yukarı ittirme işlemi yaparak, nefes yolundan o tıkayan cismi çıkartmaya çalışırız. Bu işlemi yaparken kişinin bilincinin açık olmasına dikkat edilmelidir. 5 yaş altındaki küçük çocuklarda ayakta değil de çökerek yani onun hizasına gelerek aynı şekilde manevra yapmaya devam edilir. Ancak bebeklerde durum farklıdır; bebeklerin yapıları farklı olduğu için zarar verebiliriz. Bu nedenle onları ters çevirerek, baş aşağı ters tutup sırtına yine 5 kere çok hızlı olamamak kaydıyla vurarak yaparız.”
“Nefes alabiliyorsa önce öksürme”
Kişinin nefes alamadığı bu tür durumlarda paniğe kapılmamanın çok önemli olduğunu belirten Dr. Ünal Tetik, şöyle devam etti;
“Nefes alamayan kişiye soğukkanlı bir şekilde müdahale etmek gerekir. Bir cisim tıkanması söz konusuysa kişi hemen Heimlich manevrası ile değil öncelikle öksürmeye teşvik etmek gerekir. Eğer hasta öksürüyor, nefes alabiliyorsa heimlich manevrasına gerek yoktur. O şekilde hastanın bir acil servise getirilmesi sağlanabilir. Ama hastanın eğer solunum yolu tamamen tıkandıysa, öksüremiyorsa, nefes alamıyorsa Heimlich manevrası yapılması gerekir. Heimlich manevrası yapılmaya başlandıktan sonra hastanın nefes yolu açılana kadar devam edilir.”
“Eğitimlerle öğrenmek mümkün”
Hayat kurtaran Heimlich manevrasını vatandaşların çok kolayca öğrenebileceğine değinen Acil Servis Uzmanı Dr. Ünal Tetik, “Bunu güvenilir internet sitelerinde doktorların anlattığı videolardan öğrenilebileceği gibi birçok kurumda da bu konuda eğitimler verilebilmekte. Özellikle bazı kurumlarda, fabrikalarda bunlar eğitimleri zaten ilkyardım içerisinde yer alıyor” şeklinde konuştu.
]]>Elazığ’da yaşayan 45 yaşındaki Ceylan Yılmaz’a karaciğer yetmezliği tanısı kondu
10 yıl boyunca Hepatit B ile savaşan daha sonra karaciğer yetmezliğine yakalanan Ceylan Yılmaz’a 24 yaşındaki kızı bağışta bulundu
Yıllar önce ağabeyini de aynı hastalıktan kaybeden Ceylan Yılmaz, kızının bağışı ile tekrar yaşama tutundu
Ceylan Yılmaz: “Kızım bana ikinci hayatımı verdi”
Buse Yılmaz: “Ben iğneden dahi korkan bir insanım ama bağış konusunda asla tereddüt etmedim”
ELAZIĞ – Elazığ’da karaciğer hastalığı yetmezliğinin son evresinde olan Ceylan Yılmaz, kızı Buse Yılmaz’dan gerçekleştirilen nakille hayata tutundu.
Elazığ’da yaşayan ve Hepatit B taşıyıcı olan 2 çocuk annesi Ceylan Yılmaz 10 yıl boyunca bu hastalıkla savaştı. Yılmaz’ın hastalığı 2021 yılında artık son evreye gelerek siroza döndü. Ağabeyini de yıllar önce aynı hastalıktan kaybeden Yılmaz’a karaciğer yetmezliği teşhisi kondu. Kısa süre içerisinde nakil olması gerektiği yoksa hayatının tehlikeye gireceği bildirilen Yılmaz’a kızı Buse can oldu. Hiç tereddüt etmeden annesine karaciğerini veren Buse, annesini yeniden hayata bağladı. Kızının kendisine ikinci bir hayat verdiğini dile getiren anne Yılmaz, adeta yeniden doğduğunu söyledi.
“Kızım direkt ‘Ben veririm’ dedi”
1999 yılında Hepatit B taşıyıcısı olduğunu dile getiren Ceylan Yılmaz, “Abimde bu hastalıktan vefat etti. O zamanlar tedavi bu kadar ileri seviyede değildi. 2010 yıllarında tamamen hastalık tamamen kronikleşmeye başladı. 10 sene ciddi anlamda tedavi gördüm. Bizim için ağır bir süreçti. Ailem çok yıprandı. 2021 yılında artık son evreye geldim. Hastalık siroza çevirdi. Artık yemem, hareket etmem kısıtlanmıştı. Tedavi sürecinin ardından nakil sürecine geçtik. Nakil sürecinde önce eşim vermeyi düşünüyordu. Ailede tek çalışan oydu, biz de ondan alıp almama konusunda kararsızdık. O ne olursa olsun vereceğim düşüncesindeydi. Eşim bana çok destek oldu. Kontrole gittiğimiz zaman doktor Buse’yi görünce, hücrelerin daha bire bir uyar ve zaten bir aylık bir sürecin kaldı, damarlar büzüşmeye başlamış dedi. Biz Buse’ye bu konuda hiçbir ısrar yapmadık. O direkt ben veririm dedi. Son dakikaya kadar da emin olup olmayacağını sorduk. Ben ona hayat verdim ama ikinci hayatı o bana verdi” dedi.
“Adeta yeniden doğdum”
Organ nakli konusunda herkesin bilinçli olması gerektiğini ifade eden Yılmaz, “Gerçekten kızım çok bilinçli davrandı. Biz anne baba olarak ona kıymak istemedik. Ama naklin sağlık açısından ona bir zarar vermediğini gördük. Bu konuda her zaman arkamızda olan Dr. Cem Özcan ve sağlık çalışanlarına teşekkür ederiz. Şuan gerçekten sağlıklı bir hayata döndüm. Her şeyi normal şekilde yaşıyorum, yemem değişti. Ben 10 sene hiçbir şey yememişim. Gezebiliyorum, işimi rahat yapabiliyorum, adeta yeniden doğdum. Canlı verici ve kadavra ayrı. İnsanların bilinçli olup organ naklini düşünmeleri çok güzel bir şey. Herkesi organ nakline tavsiye ediyorum. Bugün dünyada ne yaptın diyorlar. Bir iyilik yapmak istiyorlarsa en büyük iyilik organ nakli” diye konuştu.
“Ben iğneden bile korkan bir insanım ama tereddüt bile etmedim”
Annesine nakil verdiği için çok mutlu olduğunu aktaran Buse Yılmaz, “Annemin yıprandığı kadar biz de yıprandık. Annem çok acılar çekti. Biz bu süreçte her zaman onun yanında olduk. Aslında ben hiç işin içinde yoktum. Doktor benim daha uygun olduğumu söyledi. Hücrelerimiz daha uygundu. Ben iğneden dahi korkan bir insanım ama asla tereddüt etmedim. Direk işlemler başladı. Herkes annem kadar şanslı olmayabilir. Hastanede ben bunu kaldığım süreçte gördüm. Kadavradan nakil zaten yok ve canlı nakli ise kabul etmiyorlar. Benim hiçbir yaşam standartlarım değişmedi. Sağlığımda hiçbir sıkıntı yok. Herkesin böyle bir iyilik yapmasını istiyorum. Organ bağışı gerçekten çok önemli. Çok mutluyum. Annem sağlıklı ve yanımda. Kaldığımız yerden devam ediyoruz” şeklinde konuştu.
]]>Burdur’da çiftçilik yapan Bahattin-Ümmühan Bedir çiftinin çocukları Adil ile kendisinden 2 yaş büyük olan kardeşi Seda’nın, 2008’de böbreklerinin doğuştan normalden çok küçük olduğu belirlendi. Kardeşlerin sağlığına kavuşması için böbrek aranırken, bu sırada anne ve babadan alınan kan ve doku örneklerinin onlara uyduğu tespit edildi. Testlerin olumlu çıkmasıyla 2008 yılında Akdeniz Üniversitesi Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu Organ Nakli Enstitüsü’nde Ümmühan Bedir’in böbreği kızı Seda’ya, Bahattin Bedir’in böbreği de oğlu Adil’e nakledildi. 2011 yılında Adil Bedir’in böbreği vücudunu reddedince Burdur Devlet Hastanesi’nde diyalize girdi. 2021 yılında Süreyyo Mamarsulova Bedir ile evlenen Adil Bedir, Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu Organ Nakli Enstitüsü’nde eşinin verdiği böbrek nakledilip, ikinci kez yeniden yaşama tutundu.
ABLASI SAYESİNDE TEŞHİS KOYULDU
Adil Bedir, ilk kez ablası Seda Bedir sayesinde tesadüfen böbrek hastası olduğunu öğrendiğini anlattı. Ablasının 2008’de böbreklerinin rahatsızlandığını, Burdur Devlet Hastanesi’nden Akdeniz Üniversitesi’ne yönlendirildiğini söyleyen Adil Bedir, “Doktorlarımız ablamın tahlillerini aldı ve böbrek yetmezliği tanısını koydu. Doktorumuz ablama ‘Kardeşin var mı? Onda da sıkıntı var mı bakalım’ demiş. Beni hastaneye çağırdılar. Kan tahlili verdim ve benim de böbrek yetmezliği tanım konmuş oldu. Annemden böbrek alacaktım, ablam da babamdan nakil olacaktı. Fakat bende kan uyuşmazlığı olduğu için donörleri değiştik. 2008 yılında babamdan nakil oldum. Annem de böbreğini ablama verdi” dedi.
13 YIL DİYALİZ TEDAVİSİ
Sağlık kontrollerini ve ilaçlarını aksatmadan yeni hayatına devam ettiğini anlatan Adil Bedir, “Babamda Hepatit B varmış. Böbrek nakli sonrası bana geçti ve tedavi uygulanmaya başlandı. Bu süreçte yoğun ilaç kullanımı böbreğe baskı yapmış, böbreğimi kaybettim. 2011 yılında da Burdur Devlet Hastanesi’nde diyalize başladım. 2024’e kadar diyalize devam ettim” diye konuştu.2021 yılında Özbek asıllı Süreyyo Mamarsulova Bedir ile evlenen Adil Bedir, “2023 Haziran ayında kızımız doğdu. Bir gün evde otururken, eşim bana, ‘Sana böbreğimi verirsem düzelebilirsin’ dedi. Sağ olsun bana böbreğini verdi. Akdeniz Üniversitesi’ne gelerek ikinci naklimi oldum. Çok mutluyum. Çok güzel bir duygu. Yeniden hayat buldum. İkinci kez hayatım oldu. Her şeyim düzeldi çok şükür. Buradan çıktıktan sonra kızıma kavuşmak istiyorum” dedi.Diyaliz nedeniyle zor zamanlar yaşadığını hatırlatan Adil Bedir, “13 yıldır su içmiyordum. Şu anda doya doya su içiyorum. Tamamen iyileştikten sonra her istediğimi yapabileceğim. Herkes organlarını bağışlasın, herkes hayat bulsun. Yeniden küllerinden doğsun” diye konuştu.
‘HASTALIKTA VE SAĞLIKTA SÖZ VERDİK, SÖZÜMÜZDE DURDUK’
Süreyyo Mamarsulova Bedir (32) ise 3 yıldır evli olduğu eşine böbreğini verdiğini belirterek, “8 aylık bir kızımız var. Eşimle sohbet ediyorduk. ‘Sana böbreğimi verirsem iyileşir misin?’ dedim. ‘Belki iyi olur’ dedi. Tahlil yaptırdık. Nakil ameliyatımız da iyi geçti. İnşallah buradan çıkıp kızımıza kavuşmak istiyoruz. Evlenirken hastalıkta, sağlıkta beraber geçireceğimize söz verdik. Sözümüzde durduk. Organ bağışı ameliyatından korkmayın herkesin yaşamaya hakkı var. Ümidinizi kaybetmeyin, ümit verin. Organ bağışlayın hayat kurtarın, hiç korkmayın. Ben de başta korkmuştum ama çok şükür iyileştim” dedi. (DHA)
]]>Diyarbakır’da yaşayan Yalınkaya’ya, 16 yaşındayken mide bulantısı ve kusma şikayetiyle kaldırıldığı hastanede böbrek yetmezliği tanısı konuldu.
Her iki böbreği yüzde 30 çalışan Yalınkaya, hastalığıyla mücadele ederken 2019’da Muş Alparsan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümünü kazandı. Yalınkaya, ilk dönemde gösterdiği başarıyla aynı üniversitenin Sınıf Öğretmenliği Bölümünü okumaya da hak kazandı.
Üniversitede iki bölümü birlikte okuyan Yalınkaya, 3. sınıfta böbreklerinin tam anlamıyla fonksiyonlarını kaybetmesi ve hastalığının son evrelerinde durumunun ağırlaşması üzerine diyaliz tedavisi görmeye başladı.
Yalınkaya, hastalığına rağmen geçen yıl üniversiteden mezun olmayı başardı.
Nakil haberini gece yarısı öğrendi
Bu süreçte böbrek yetmezliği için organ nakli listesine yazılan Yalınkaya’ya, sevindiren haber yaklaşık 1 ay önce gece yarısı Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi Organ Nakli Merkezi ekibi tarafından verildi.
Ekip, Antalya’da trafik kazası geçirerek beyin ölümü gerçekleşen 47 yaşındaki bir erkeğin böbreğinin Yalınkaya’ya nakledileceğini bildirdi.
Yapılan operasyonla kadavradan alınan böbrek, Organ Nakli Merkezi ekibi tarafından Yalınkaya’ya başarılı bir şekilde nakledildi.
“Böbreğin bulunduğunu öğrenince gözyaşlarıma hakim olamadım”
Yalınkaya, AA muhabirine, hastalığı sürecinde okula devam ettiği için çok zorlandığını belirterek, üniversite sınavına adeta hastanede hazırlandığını söyledi.
Üniversitede okuduğu sırada böbrek fonksiyonlarını tamamen yitirdiğini ifade eden Yalınkaya, şöyle konuştu:
“Hayatımdan umudumu yitirdiğim dönem diyaliz zamanıydı. O süreçte su içmeye hasret kaldım. Su için gözyaşı döküyordum. Diyaliz süreci beni çok yordu. Hayatıma diyalizle devam edeceğimi sandım. Bu süreçte tamamen pes ettim. Hiç kimseden beklentim olmadı. Bir yerden böbrek geleceği aklımın ucundan bile geçmiyordu. Diyalizden sonra sürekli bayılmalar oluyordu. Hastalık beni çok yıprattı. Böbreğin kadavradan geleceği aklımın ucundan geçmiyordu. Bir gece ansızın gece yarısı koordinatör aradı. Böbreğin bulunduğunu öğrenince gözyaşlarıma hakim olamadım. Çok heyecanlandım, mutlu oldum. Böbrek çıkmıştı bana, ama bir yandan bir hayat yitirilmişti. Bir can toprağa verilmişti. Toprağa verilmesine rağmen başka bir cana hayat vermeleri, umut olmaları beni çok mutlu etti. Bir yandan ölen kişinin ailesine çok üzüldüm. Ben her gece onlara dua ediyorum. Bana böbreği nakledilen kişinin ailesiyle mutlaka tanışmak istiyorum. O kişin ailesine ulaşmaya çalışacağım. Onlara minnettarım. Onları ömür boyu unutmayacağım.”
Kadavradan çıkan organların 4 hastaya can verdiğini, bunlardan birinin de kendisi olduğunu anlatan Yalınkaya, hastaların umutlarını kaybetmemelerini istedi.
Ailesi ve kendisinin de organ bağışında bulunacağını dile getiren Yalınkaya, şöyle dedi:
“Beni arayan soran herkese öldükten sonra, canları toprağa gittikten sonra, bir başkasına umut olmalarını, organlarını bağışlamalarını istiyorum. Organ bağışı çok önemli. Toprağın değil sağlığını kaybeden insanların organa ihtiyacı var. Bu nedenle herkesin organ bağışında bulunmalarını istiyorum. Antalya’dan gelen böbrek bana can oldu. Şu an sosyal hayatıma rahat devam ediyorum. En azından su içebiliyorum. Ailemle zaman geçirebiliyorum. Rahat nefes alabiliyorum. En kısa sürede atanıp öğrencilerime kavuşmak ve onların yollarına ışık olmak istiyorum. Öğrencilerimi hasretle bekliyorum. İnşallah onlara kavuşacağım.”
Yalınkaya, hastalığı sürecinde kendisine destek olan ailesine, öğretmenlerine ve sağlık çalışanlarına teşekkür etti.
“Mutluluktan ağlayarak geldik hastaneye”
Baba Gafur Yalınkaya (55) ise kızının böbrek nakli sayesinde hayata tutunduğunu belirterek, “Çocuğum çok zor bir süreçten geçti. Durumu şu an çok güzel. Sağlığına kavuştu. Yüksek lisans yapacak. Gece gelen telefonla hayatı değişti. Mutluluktan ağlayarak geldik hastaneye.” ifadelerini kullandı.
“Türkiye’de yapılan organ bağışların yüzde 80’i canlıdan”
Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi Organ Nakli Merkezi Mesul Müdürü Doç. Dr. Ramazan Danış ise yapılan nakil ile hastasının hayata tutunduğunu söyleyerek,” Zeynep şanslıydı, bir gece aniden Antalya’da 47 yaşında beyin ölümü gerçekleşen bir hastanın 6’da 6 doku uyumu olduğu için böbreği Zeynep’e naklettik. Eğer bu böbrek gelmeseydi Zeynep hayatını bir üniversite mezunu olarak diyalizde geçirecekti.”
Türkiye’de yapılan organ bağışlarının yüzde 80’inin canlıdan olduğunu aktaran Danış, “Avrupa’da tam tersi yüzde 80’i beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden. Türkiye’de bu sayının artması lazım. Şu an sadece Diyarbakır’da 700 kişi böbrek nakli bekliyor. Bu sayı Türkiye’de 40 bine yakın. Onun için organ bağışına mutlaka halkın büyük bir önem vermesi lazım.” sözlerine yer verdi.
]]>Türk edebiyatının seçkin isimlerinden Halide Edip Adıvar’ın vefatının üzerinden 60 yıl geçti.
Halide Edip, Milli Mücadele’ye olan katkıları, İzmir’in işgalinden sonra, İstanbul halkını harekete geçirmek için yaptığı konuşması, Sakarya Savaşı sırasında “onbaşı” unvanı alması, Türk edebiyatına “ilk savaş romancısı” olarak kazandırdığı eserleri ve Anadolu Ajansının kuruluş çalışmalarındaki emeği ve isim anneliğiyle Türk tarihinin önde gelen isimlerinden oldu.
Sadece yurt içinde değil, yurt dışında da birçok çalışma ve çeviride imzası bulunan Halide Edip Adıvar, Türk kadınının vatanperverliği ve zekasıyla yabancı basın tarafından da ilgi gördü.
Adıvar’ın 1938 ve 1947 yıllarında yabancı basında yer alan haberleri, Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri envanterinde araştırmacıların hizmetine sunuldu.
AA muhabirinin Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri başkanlığından aldığı bilgiye göre, Washington Daily News gazetesinin 31 Ağustos 1938 tarihli sayısında, Halide Edip Adıvar’ın Vassar Kadın Koleji tarafından, “dünyanın en zeki 5 kadını” arasında gösterildiğine ilişkin haber dikkati çekti.
Devlet Arşivleri envanterinde yer alan gazete kupürü, dönemin Washington Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün’ün bilgilendirme yazısıyla Dışişleri Bakanlığına iletildi.
Halide Edip’in fotoğrafının da yer aldığı haberde, “Halide Edip, Paris’te yaşıyor, Türk romancı, İstanbul Üniversitesi’nde eski profesör, üç kitabın yazarı ve 2 çocuk annesi.” bilgilerine yer verildi.
Haberde, Halide Edip Adıvar ile dünyanın en zeki kadınları arasında; Çin lideri Çan Kay Şek’in karısı Song Mey-ling, uluslararası işçi hareketi savunucularından, aktivist Angelica Balabanoff, ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’in eşi Anna Eleanor Roosevelt ve Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinin önde gelen isimlerinden Sarojini Naidu’ya da yer verildi.
“Türk kadınları, kendi yeteneklerini kanıtladı”
Arşivlerde ayrıca Brezilya’nın Sao Paulo şehrinde yayın yapan Estado de Sao Paulo gazetesinde, Ian Bevan’ın 19 Eylül 1947’de Halide Edip Adıvar ile yaptığı röportaja ilişkin makalesinin Fransızca tercümesi de yer aldı.
Rio de Janeiro Büyükelçiliği imzasıyla Dışişleri Bakanlığına bir üst yazıyla iletilen makalenin Fransızca çevirisinde, Atatürk devrimlerinin ardından geçen 20 yılda, Türk kadınının “harem dönemine” kıyasla daha mutlu olup olmadığı sorusunun yanıtı arandı.
Halide Edip Adıvar, bu soru karşısında, reformların gerçekten gerekli olduğunu ve bugün Türk kadınlarının büyükannelerine kıyasla çok daha iyi yaşadığını belirtti. Adıvar, “Türk kadınları, eski bir ulusun kalıntılarından yeni bir ulus yaratma gibi zorlu bir görevin bir kısmını yerine getirerek, kendi yeteneklerini kanıtladı.” ifadelerini kullandı.
Türk kadınının artık parlamentoda da milletvekili koltuğunun bulunduğuna işaret eden Adıvar, kadınların, hastanede kritik operasyonlarda cerrahlık görevi yürüttüğünü, üniversitelerde öğretim görevlisi olarak ve İstanbul Üniversitesinin tüm fakültelerinde öğrenci olarak eğitim hayatına katıldığını anlattı.
“Kadınlar, bugün en iyi gazeteciler ve çağdaş romancılar arasında yer alıyor”
Kadınların, tüm mesleklere giriş yaptığını belirten Adıvar, şöyle devam etti:
“Ticaret ve sanayinin tüm kollarındalar, tarım ve madencilik endüstrisinde bilimsel yöntemlerin uygulanmasına yardım ettiler. Yakın zamana kadar ‘fikirsiz mahluklar’ olarak görülen ve erkeklerin sohbetlerine katılmaya cesaret edemeyen kadınlar, bugün en iyi gazeteciler ve çağdaş romancılar arasında yer alıyor.”
Halide Edip Adıvar’ın kadınların ekonomik özgürlüklerine ilişkin şu değerlendirmeleri de dikkati çekti:
“Kadınlar, ekonomik alana adım attıkları günden bu yana, onlara hiçbir kısıtlama yapılmadı. Kadınlar hep erkeklerle aynı maaşı elde ettiler ve evli ya da bekar olmaları onların iş bulmalarına engel olmadı. Hayatını kazanabilen kadın özgür kadındır ve özgürlük mutluluğun temel şartıdır.”
“Dünyanın en olağanüstü kadınlarından biri”
Ian Bevan, “Şüphesiz dünyanın en olağanüstü kadınlarından birini ziyaret ettim.” diyerek, Halide Edip’e ilişkin ilişkin izlenimlerini şöyle aktardı:
“Onu ilk gördüğüm andaki şaşkınlığımı hayal edebilirsiniz. Küçük, yumuşak sesli, gri saçlı, hayatı kitaplar ve edebiyat etrafında dönen bir kadın buldum. Bu 64 yaşındaki narin kadına hayat veren ve ona, kendilerini bağlayan asırlık zincirlerden yurttaşlarını kurtarmak için çok önemli reformlar icra etmesini sağlayan ahlaki gücü anlamam çok zaman almadı. Önümde, sorumun canlı bir cevabının olduğunu anlamam da çok zaman almadı. Çünkü Adıvar hanımefendi, ziyadesiyle mutlu bir kadın. Sonuç olarak, Adıvar’a göre bu hayat, kadınlara harem dönemine kıyasla daha fazla mutlu olma şansı verdi.”
]]>